Free Web Hosting Provider - Web Hosting - E-commerce - High Speed Internet - Free Web Page
Search the Web


 
 Rekabet ve Oligopol Piyasaları  

 

             İÇİNDEKİLER

 

BÖLÜM 1 : REKABET KAVRAMI, REKABETE EKONOMİ BİLİMİNİN      TARİHSEL SÜZGECİNDEN BAKIŞ,REKABETTEN BEKLENEN FAYDALAR, REKABET POLİTİKASI

 1.       REKABET KAVRAMI, REKABETİN EKONOMİ BİLİMİ İÇERİSİNDE GEÇMİŞTEN GÜNÜMÜZE YORUMU

2.       REKABETTEN BEKLENEN FAYDALAR

2.1.     Genel Olarak

2.2.     Tüketicilerin Korunması

2.3.     Rekabetin Sosyal Amacı

2.4.     Rekabetten Beklenen Siyasal Faydalar

2.5.     Rekabetten Beklenen Ekonomik Faydalar

2.5.1.         Üretimde Verimlilik

2.5.2.         Kaynak Dağılımında Verimlilik

2.5.3.         Yenilikte Verimlilik

3.       REKABET POLİTİKASI,GEREKLİLİĞİ VE UNSURLARI 

BÖLÜM 2 : REKABET, REKABET HUKUKU VE EKONOMİ ÜÇGENİ

 1.       REKABET HUKUKU

2.       REKABET HUKUKU İLE EKONOMİ BİLİMİ ARASINDAKİ İLİŞKİ

2.1.     Genel Olarak

2.2.     Tam Rekabet Piyasasında Fiyatın Oluşumu

2.3.     Tekel Piyasasında Fiyatın ve Arz Miktarın Belirlenmesi 

BÖLÜM 3 : OLİGOPOL PİYASALARI VE REKABET

 1.       GENEL OLARAK

2.       OLİGOPOL PİYASASINDA FİYATIN OLUŞMASINA İLİŞKİN GÖRÜŞLER

3.       ENDÜSTRİDEKİ  KARLILIK DÜZEYİ VE LERNER ENDEKSİ 

BÖLÜM 4 : REKABET HUKUKU PENCERESİNDEN OLİGOPOL PİYASALARINA BAKIŞ

 1.       KONSANTRASYON

1.1.     Kavram

1.2.     Türleri

1.2.1.         Yatay Konsantrasyon

1.2.2.         Dikey Konsantrasyon

1.2.3.         Karma Konsantrasyon

1.3.     Konsantrasyonların Değerlendirilmesi

1.3.1.         Genel Olarak

1.3.2.         İlgili Piyasa

2.       HAKİM DURUM

2.1.     Genel Olarak

2.2.     Tek Başına ve Birlikte Hakimlik

2.3.     Hakim Durum Yaratılması

2.4.     Hakim Durumun Güçlendirilmesi 

BÖLÜM 5 : TEKELLEŞMEYE KARŞI ÇEŞİTLİ ÜLKELERDE UYGULANAN ANTİTRÖST POLİTİKALAR

 

BÖLÜM 6 : SONUÇ 

 

REKABET KAVRAMI, REKABETE EKONOMİ BİLİMİNİN TARİHSEL SÜZGECİNDEN BAKIŞ,REKABETTEN BEKLENEN FAYDALAR, REKABET POLİTİKASI 

1.       REKABET KAVRAMI, REKABETİN EKONOMİ BİLİMİ İÇERİSİNDE GEÇMİŞTEN GÜNÜMÜZE YORUMU 

Rekabet, sosyal hayatta kimin daha iyi olduğunun bilinmediği durumlarda, bunu belirleme yoludur. Ekonomik yaşamda olduğu gibi, sosyal yaşa­mın diğer bölümlerinde de, rekabet bize belirli bir durumda kimin başarılı ol­duğunu gösterirken, kişiler üzerinde de, en iyi ikinci olandan da başarılı ol­mak için daha çok gayret göstermek gibi bir etki yapar[1]. Rekabet kişileri, bilgi ve becerelerinin tümünü kullanmaya teşvikte, bilinen en etkin yoldur[2]. Kişilerin, diğerlerinden daha başarılı olmak için tüm faydalı bilgi ve becerile­rinden yararlanması da toplumsal bir kazançtır ve en iyinin tesbiti usulü olan rekabet, en fazla yeni toplumsal değerin de ortaya çıkmasını sağlar.

Ekonomi biliminde, rekabetin biri alıcı ve satıcıların davranışları, diğeri de alıcı ve satıcıların faaliyet gösterdikleri piyasa yapısı ile ilgili iki farklı an­lamı vardır[3]. Rekabet kavramı, klasik ekonomi teorisi bakımından çok önemli ise de, klasik ekonomi teorisi içinde rekabet kavramı üzerinde durulmamış ve bunun sonucu olarak da rekabet, varlığı sezgi yolu ile algılanan bir kavram olarak kalmıştır[4]. Başlangıçta, ekonomi biliminde de bu kavram, günlük dilde kullanıldığı şekli ile yer almış ve iki ve daha fazla kişi arasındaki hasım olma durumunu ifade etmek için kullanılmıştır.

Liberal ekonominin kurucularından Adam Smith, rekabeti bir yarışmadaki hasımların davranışlarına benzetmiş ve bunun mal miktarının sınırlı ol­masından kaynaklandığını ileri sürmüştür[5]. Smith rekabeti, firmaların piyasadaki değişikliğe uyum sağlama faaliyeti olarak görür. Smith'e göre rekabet, teşebbüslerin kâr elde etmek için, diğerlerinin faaliyetlerini zorlaştırma[6] ola­rak tanımlanabilir. Smith'in rekabet için yaptığı kendi çıkarları uğruna ve diğerlerinin aleyhine davranmak şeklindeki tanımı, günümüzda terkedilmiş olmakla beraber, Smith'in bazı gözlemleri modern ekonomi biliminin gelişme­sine önemli katkıda bulunmuştur. Smith, rekabetin piyasaya ilişkin bilgilerin herkese açık olduğu[7] ve piyasaya girişin serbest olduğu bir ortamda, gerçek­leşebileceğini[8] ifade etmektedir.

Ekonomi biliminde, XIX. yüzyıldan bu yana, matematiksel düşüncenin uygulanmaya başlaması, rekabet sözcüğüne farklı bir içerik kazandırmıştır[9]. Modern ekonomi teorisinde rekabet ile kastedilen, malın fiyatının arz ve talebe göre belirlendiği ve faaliyet gösterenlerin kişiliklerinden bağımsız bir piyasa şeklidir[10]. Stigler rekabeti, "her bir alıcının sonsuz miktarda talep ile karşı­laştığı piyasa", şeklinde tanımlamıştır[11]. Stigler'e göre, rekabet piyasasından ya da sadece rekabetten söz edebilmek için, çok sayıda alıcı ve satıcıların bu­lunması, ilgili herkesin piyasa hakkında bilgi sahibi olması ve malın bölüne­bilir ve homojen olması gerekir[12]. Modern ekonomi teorilerinin rekabete verdiği bu anlam, rekabetin günlük yaşamda kullanıldığı şekilden daha sınır­lıdır.

Her ne kadar Hayek, Stigler'in bu görüşünü, gerçekleşmesi mümkün olamayacak faraziyelere dayandığı gerekçesi ile eleştirmiş[13] ve rekabeti en iyinin tesbiti usulü olarak tanımlamış[14] ise de, liberal ekonomistler arasındaki baskın görüş, rekabetin, piyasa yapısına ilişkin bir niteleme olduğu yönündedir[15].

Rekabet sözcüğü, günlük hayatta hala, kendi amacı doğrultusunda, di­ğer firmaların çıkarlarının aksine davranmak olarak, Smith'in tanımladığı şekilde kullanılmakta ise de, günümüzde ekonomi bilimi bakımdan, farklı bir durumu ifade etmektedir[16]. Aslında, günlük dilde rekabet olarak nitelen­dirilen durumu, "rakip olmak" şeklinde ifade ederek, rekabet kavramından farklılaştırmakta yarar bulunmaktadır[17]. Örneğin, iki bağ sahibi arasında re­kabet vardır, ancak birinin kendi çıkarı için diğerinin faaliyetlerini zorlaştır­mağa yönelik herhangi bir davranışı yoktur, hatta birbirlerine yardım eder­ler[18]. Her ikisinin üretim miktarları, piyasadaki arza göre o kadar azdır ki, birinin davranışından diğerinin zarar görmesi söz konusu olmadığı için, bir­birini rakip olarak kabul etmezler. Ancak çok sayıda bağcının yer aldığı üzüm piyasası rekabet şartlarını yerine getirmekte, her iki bağcı arasında, hasım du­rumu olmadan da, rekabet gerçekleşmektedir. Yani rekabet kavramı, sadece çok sayıda alıcı ve satıcının bulunduğu ve hiçbirinin tek başına piyasayı etki­lemek gücüne sahip olmaması durumu ile ilgilidir[19]. Modern ekonomi teori­sine göre, bu şartın gerçekleşmediği durumlarda, örneğin Amerikan otomobil endüstrisinde Ford, General Motors ve Chrysler şirketleri hasım olmakla be­raber, bunlar arasında rekabetten söz edilemez[20]. Bu, aynı piyasada faaliyet gösteren teşebbüslerin, örneğin satış fiyatını belirlemeleri, ya da üretim kotaları tesbit etmeleri durumları için de geçerlidir. Teşebbüsler anlaşarak rekabeti or­tadan kaldırmışlardır, ancak rakip teşebbüs olma durumları değişmemiştir. Kendi çıkarlarını korumak için, diğerlerinin davranışlarını kontrol etmek zo­runda olmalarının yanı sıra, aralarındaki sözleşme hükümlerine, fark edilme­dikçe uymayarak daha fazla kazanç elde etmeğe çalışacaklardır. Aralarında herhangi bir anlaşmanın olmadığı hallerde de[21] durumun farklı olmadığı ve aralarındaki ekonomik bağımlılığın rekabeti ortadan kaldırdığı ileri sürülmüş­tür[22].

Ekonomi teorileri bakımından piyasa yapısı ile sınırlandırılmış olan re­kabet kavramı, hasım olmak durumunu içermemekte ve firmaların hasım ol­maları tam rekabet kavramının[23] içinde yer almamaktadır. Ekonomi bilimine göre rekabet, bilgi akışının tam, malın homojen ve hiçbir alıcı ve satıcının kendi başına fiyatı ve toplam arz miktarını etkilemek gücüne sahip olmadığı bir piyasa şekli olarak tanımlanabilir[24]. Rekabet Hukukunun konusu da, rekabet koşullarının gerçekleştirilmesi için gerekli tedbirlerin alınması ile bu koşulla­rın gerçekleşmediği piyasalarda faaliyet gösteren teşebbüslerin, rekabet piya­sasında faaliyet gösteriyormuş gibi davranmalarını sağlamaktır.

Bu sebepten de, teşebbüslerin rekabet şartlarını bozmağa yönelik faali­yetleri kadar rekabet şartlarının gerçekleşmediği piyasalarda, piyasayı kon­trole yönelik faaliyetler de Rekabet Hukukunun kapsamına girer. Örneğin, oligopol piyasasında rakip teşebbüslerin birbirlerine üretime ve fiyata ilişkin bilgiler vermesini, Amerika Birleşik Devletler Yüksek Mahkemesi, rakip te­şebbüslerin anlaşarak rekabeti ortadan kaldırması ve Rekabet Hukuku kural­larının ihlali olarak nitelendirmiştir[25]. Oysa, saf ekonomi teorisi bakımından ele alındığında, oligopol piyasasında ekonomik bağımlılık sebebi ile rekabe­tin yok olduğu ve mevcut olmayan rekabetin kısıtlanmasının da mümkün ol­mayacağı şeklinde bir düşünce akla gelmekte[26] ise de, hukuk politikası ba­kımından rekabet için gerekli olan sayıda alıcı ve satıcının bulunmadığı du­rumlarda da, rakip olan teşebbüslerin rekabet piyasasında faaliyet gösteriyor­muş gibi davranmaları ve karar vermeleri beklenmektedir. Bu da bizi, Kanunkoyucuların rekabet sistemini hangi sebeplerden dolayı vazgeçilmez kabul ettiklerini araştırmağa sevk eder. 

2.       REKABETTEN BEKLENEN FAYDALAR

2.1.   Genel Olarak

           Günümüzde serbest piyasa ekonomisi genel kabul görmüş bir iktisadi düzendir.Bu düzenin varlığı için başka hiçbir unsur rekabet kadar stratejik öneme sahip değildir. Çünkü rekabet, iktisadi etkinliğin gerçekleşmesini sağlamakta; buna bağlı olarak sosyal ve siyasal faydalar ortaya çıkmaktadır. 

2.2.   Tüketicilerin Korunması

Rekabetin, üre­tim verimliliği ve teknik gelişmeleri teşvik ederek ve kâr hadlerine sınırlama­lar getirerek, tüketicilerin daha az para ödemelerini temine yönelik olduğu ileri sürülmektedir. Kaynak kullanımında etkinlik de dahil olmak üzere rekabe­tin ekonomik sonuçlarının tüketiciler üzerindeki bütün etkileri, tüketiciler ya­rarınadır.

2.3.   Rekabetin Sosyal Amacı

Rekabetin sosyal yaşamdaki gelişmeleri teşvik edici rol oynadığı ve bü­tün gelişmelerde önemli rolü olduğu şüphe götürmez bir gerçektir. Rekabet, Adam Smith'in anladığı şekilde basit bir hasımlık durumu olarak kabul edilse bile, bunun her zaman sosyal bir yanı mevcuttur. Tekelci firma­lara karşı ileri sürülen eleştirilerin başında, bu firmaların gelişmeye olumsuz katkıları konusu gelmektedir. Piyasada tek satıcı durumunda olan tekelci firma, fiyat ve arz miktarını tesbit edebileceği gibi, arz edilen malın kalitesini de kontrol eder. Kârını maksimalize etmek isteyen tekelci firmanın, yeni araştırmalara para harcaması rasyonel bir davranış değildir, çünkü herhangi bir yenilik olmadan da, tekel kârını elde etmek olanığına sahiptir. Böyle bir firmanın yapacağı her harcama kendi kârının azalması anlamına geleceğinden, rekabetin kısıtlanmış olduğu piyasalarda, firmaların yeni buluşlara ve daha iyi mal arzına yönelik faaliyette bulunmayacağı açıktır. Tam rekabet piyasasında faaliyet gösteren firmalar açısından ise, başarılı olmak yani diğerlerinden fazla kazanç elde etmek, farklılaşmaya, yani yeni bir buluşa, daha iyi ürüne, ya da diğerlerinden daha verimli faaliyet göstermeğe bağlıdır. Bütün bunlar da tam rekabet piyasasında faaliyet gösteren teşebbüslerin araştırma ve geliş­tirme faaliyetlerinde bulunmaları sonucunda ortaya çıkar. Yenilikler, daha kaliteli ve ucuz mal tam rekabet piyasasının doğal sonucudur. Firmaları yeni­liğe yöneltici gücün rekabet olduğu kabul edilmektedir.

Şüphesiz ki, tekelci firmaların da, topluma yenilikler getirerek katkıda bulunmaları mümkün olabilir, ancak buna tam rekabet piyasasında ki kadar sık rastlanmaz ve tekelci firmanın yenilikler için harcamada bulunması, teke­lin gücü ile doğru orantılıdır. Kanımızca, tekelci firmanın faaliyet gösterdiği piyasaya yeni teşebbüslerin kolayca girmesi mümkün ise, tekelci firma du­rumunu korumak amacıyla, ya piyasaya girişi zorlaştırmak için yeni araştır­malara yönelecek, ya da fiyatını tekel fiyatının altında tesbit ederek, diğerleri­nin piyasaya olan ilgilerini azaltmağa çalışacaktır.

Rekabet piyasasının diğer bir önemli sonucu da, ekonomik gücün tek bir elde toplanmasını önleyerek, bu gücün toplumda yaygınlaştırılmasını te­min etmesidir. Liberal devlet felsefesinin en eski ve temel düşüncelerinden biri, toplumda yaşayan kişilerin kendilerine ilişkin kararlarda yetkili olmaları, bu konuda devlet organlarının ve diğer kişilerin yetkilerinin sınırlandırılma­sıdır. Rekabet, ekonomik konulardaki tercihlerin tüketiciler tarafından yapılmasını sağlar. Rekabetin kısıtlandığı piyasalarda ise, üretim miktarı ve fiyatın tesbitinde arzedilen malın tüketiciler bakımından ne şekilde değerlendirildiği önemli değildir. Ekonomik tercihlerin tüketiciler yerine, te­kelci firma ya da rekabeti kısıtlayan teşebbüsler tarafından yapılması, eko­nomik güce sahip olanların siyasi hayatta egemen olmasını da sağlar. Özellikle bu husus, Amerikan Rekabet Hukuku Kanunları kabulü sırasında ileriye sürülmüş, ve Senatör Shearman, ilk Rekabet Hukuku Kanununu teklif ederken, bunun bir özgürlük bildirgesi olduğunu ifade etmiştir. Yüksek Mahkeme de rekabetin "demokratik, politik ve sosyal müsseselerin korun­masında" önemli bir rol oynadığını açıkça kabul etmektedir.

Tekel piyasasının, ekonomik diktatörlüğe yol açacak olmasına karşı­lık, rekabet ekonomik etkinliği topluma yaygınlaştırarak adil bir toplumun oluşmasına katkıda bulunur. Karar vermede ve sorumluluğun tek elde top­lanmasına engel olmada en etkili yöntem tekellerin ve kartellerin faaliyetlerine son verilmesidir. Robert Pitofsky, ekonomik hayatın birkaç firmanın kontrolüne geçmesi durumunda, tüketiciler gibi devletin de ekonomik hayat­taki etkinliğinin ortadan kalkacağını ileri sürmektedir.

Pitofsky, rekabet sistemi ile demokrasinin ayrılmaz iki kavram oldu­ğunu, totaliter sistemlerde ise ekonomik hayatın tek elden yönetildiğini ve re­kabet dışında bir sistemin liberal (özgürlükçü) demokratik sistem ile bağdaş­mayacağını ifade etmektedir. Rekabetin, liberal demokratik sistemin vaz­geçilmez bir şartı olduğunda şüphe yoktur. Yüksek Mahkeme de, Rekabet Hukuku kanunlarını, "Magna Carta" ve "Bill of Rights" ile karşılaştırmakta ve hiçbirinden vazgeçmenin mümkün olmadığını belirtmektedir.

Rekabetin, sosyal bakımdan diğer bir etkisi de, seçme ve fırsat özgürlü­ğünü tam olarak karşılamasıdır. Rekabetin kısıtlandığı piyasalar ile tekel piya­sasında, tüketecilerin seçme özgürlükleri fiilen sınırlanır. Rekabet piyasa­sında, rakip firmaların arz ettiği mallar arasından dilediğini seçme ve dilediği firma ile sözleşme yapmak durumunda olan tüketiciler, tekel piyasasında bu olanaktan yoksundurlar. Rekabetin kısıtlanması, tüketicilerin seçme hakkını ortadan kaldırır.

Rekabet, piyasaya girişte hiç bir engelin bulunmadığı bir sistem öngö­rür. Yani, rekabet piyasasında, yeni teşebbüslerin piyasaya girmelerinde hiçbir sınır yoktur ve kişiler, kendi yetenek, beceri ve bilgileri çerçevesinde diledikleri faaliyeti yapabilirler. Rekabetin kısıtlandığı piyasalarda ise, piya­sayı kontrol etmekte olan teşebbüsler, kendi ayrıcalıklı durumlarını başkaları ile paylaşmamak için reklam, mal farklılaştırması gibi yöntemler ile piya­saya giriş engellerini artırıp piyasaya girişi zorlaştırabilirler. Bu da, ticari hayatta fırsat eşitliğinin bozulmasına yol açarak, toplumun kişilerdeki te­şebbüs ruhundan yoksun kalmasına neden olur. Rekabet, toplumdaki kişile­rin faaliyetlerine serbestlik getirirken, toplumun bundan azami ölçüde yarar­lanmaTesını temin eder.

2.4. Rekabetten Beklenen Siyasal Faydalar

Rekabet, ekonomik gücün tek bir elde toplanmasını önleyip, topluma yaygınlaştırarak, iktisadi güce sahip olanların siyasi hayata da egemen olmasını engeller. Nitekim bu husus, Amerikan Rekabet Kanunlarının kabulü sırasında özellikle belirtilmiş ve Senatör Sherman, Kanun teklifinde, bunun bir özgürlük bildirgesi olduğunu ifade etmiştir. Yine ABD’de, Anayasa Mahkemesi (Yüksek Mahkeme) rekabetin “demokratik, siyasal ve sosyal müesseselerin korunmasında” önemli bir rol oynadığını vurgulamıştır. 

2.5. Rekabetten Beklenen Ekonomik Faydalar

Modern iktisat kuramlarında iktisadi etkinliğin üç boyutundan bahsedilmektedir;“üretimde etkinlik”, “kaynak dağılımında etkinlik” ve “yenilikte etkinlik”. Bu üç unsuru tam olarak açıklayabilmek için, iki karşıt kavram olarak kullanılan “rekabet” ve “tekel” piyasalarının birlikte değerlendirilmesi gerekir: 

2.5.1.      Üretimde Verimlilik

Rekabetin en önemli ekonomik yararlarından biri de, üretimde verimli­liğin teminidir. Rekabet, teşebbüsleri daha ucuza üretim yapmağa, yani daha az kaynak kullanımı ile üretim yapmağa zorlar. Rekabet piyasasında, fiyatın piyasadaki toplam arz ve talebe göre belirlenmesi ve bu piyasada faaliyet gösteren firmaların piyasada oluşan fiyatı etkilemek gücünden yoksun olması sebebi ile teşebbüslerin faaliyetlerini sürdürebilmeleri ya da daha fazla kazanç elde edebilmeleri, daha düşük ortalama toplam maaliyete sahip olmalarına bağlıdır. Ekonomik verimliliğin elde edilmesinde, rekabet tekel piyasasına göre üstünlük arz eder. Teşebbüslerin daha az kaynak tüketimine yönelme­leri, rekabetin sonucudur.

Kaynak kullanımında verimlilik ile üretimde verimliliğin sağlanmasında tekelci firma, rekabetin yokluğu sebebi ile herhangi bir gayret göstermez. Oysa, tam rekabet piyasasında, maaliyetini piyasa fiyatının altına düşüremeyen firmalar, piyasadan çekilmek zorunda kalırlar. Üretimde verimlilik ticari fa­aliyete devam edebilmek için şarttır.

Tekelci firma bakımından da, üretimde verimlilik ilkesi geçerli olmakla beraber, bu aynı derecede önemli değildir. Tekelci firmanın piyasadaki fiyatı kendi marjinal giderinin üzerinde tesbit etmesi sebebi ile üretimde az kaynak tüketimi tekelci firma bakımından bir var olmak sorunu değildir. Bu sebepten de, tekel piyasasında üretimde verimlilik ilkesi nadiren gözetilir.

Üretimde verimlilik ilkesi, Rekabet Hukuku ile Patent Hukuku çatış­masında daha da önem kazanır ve belirleyici rol oynar. Patent hakkı sahibi ve lisans alanın, aynı buluştan ayrı ayrı yararlandığı durumlarda, üretim verimli­liğini gerçekleştiren lisans alanın ekonomiye olumlu katkısı özellikle korun­muştur . 

2.5.2.      Kaynak Dağılımında Verimlilik

Kaynak dağılımında verimlilik ilkesi, belirli bir malın ne miktar üretile­ceği, toplumsal değerlerin ne şekilde tahsis edileceği ile ilgilidir. Toplumdaki ekonomik kaynaklar sınırlıdır. Örneğin, toplumda bütün kay­naklar kullanıldığı zaman, her bir maldan ancak belirli bir miktar üretilebilir. Herhangi bir malın üretimi artırıldığı zaman, başka bir malın üretiminin düşü­rülmesi gerekir, çünkü hammadde, işgücü, sermaye gibi toplumsal kaynaklar sonsuz miktarlarda değildirler. Rekabet, kaynak dağılımında verimliliğin temininde en etkili yöntemdir ve kaynakların, tüketicilerin herbir malı elde etmek arzusu ve o mala verdiği ekonomik değere göre dağılımını sağlayarak, genel mutluluk ve refahın artmasını gerçekleştirir.

Kaynak dağılımında verimlilik, bütün piyasalarda fiyatın marjinal gidere eşit olması ile gerçekleşir. Herbir firmanın üretim miktarı, piyasanın tü­münü etkileyemecek kadar küçüktür ve her bir firma üretim miktarını piyasa fiyatı ile son ürettiği malın marjinal gidere eşit olacak şekilde belirler. Bu, rekabet piyasasında faaliyet gösteren firmaların marjinal gelirlerinin fiyata eşit olmasının sonucudur. Oysa, tekelci firma bakımından durum farklıdır. Tekelci firmanın bir fazla mal satması halinde elde edeceği marjinal gelir satış fiyatına eşit değildir, çünkü fazladan arz edilen her bir mal, fiyatın düşmesine yol açar.

Tekelci firma üretim miktarını talebe göre değil, marjinal giderini, mar­jinal gelirine eşit olacak şekilde belirler ki, bu da üretim miktarının azalmasına ve toplumsal kaynakların tahsisinde tüketicilerin etkilerinin ortadan kalkma­sına yol açar. Bu oportünite gideri kavramının yardımı ile açıklanabilir.

Her bir malın üretimi için hammadde, işgücü gibi çeşitli piyasa giderle­rine ihtiyaç vardır. Mantıken, bunlardan herhangi birinin belirli bir iş için kullanılması, başka bir malın üretiminde bunların kullanılamayacağı sonu­cunu ortaya çıkarır. Örneğin, ayakkabı imalatında çalışan bir işçi, o işte ça­lışmasa idi çanta ya da başka bir şeyin imalatında çalışıyor olacaktı. Ayakkabı imalatında çalıştığı süre boyunca, çanta imalatında çalışmaması ekonomik bir kayıptır. Diğer taraftan, ürettiği ayakkabılar da iş gücünün yarattığı yeni bir değerdir ve amaç ekonomik kayıp ve kazançların dengelenmesidir. Bu sebep­ten, üretilen ayakkabının gerçek bedeli, üretilmeyen çantanın bedeline eşittir. Aynı mantık çerçevesinde, bir fabrikanın üretimi ile o fabrikanın üzerinde bulunduğu araziden elde edilebilecek tarımsal ürünler ya da çamaşır makinası ile kurutma makinasında üretiminde kullanılacak hammadde harcamaları karşılaştırılarak ekonomik bir kaybın mı, yoksa kazancın mı olduğu araştırı­labilir. Bir şeyin üretilmemesinden doğan kayba ekonomi biliminde oportü­nite gideri denilmektedir. Bir malın marjinal gideri oportünite giderine eşit­tir.

Endüstri bir bütün olarak ele alındığında, üretilen son maldan elde edi­len marjinal faydayı, fiyat gösterir. Son malı satın alan tüketici bakımından o mal yerine bir başka şey satın almak arasında fark kalmamıştır ve bu tüketici açısından fiyat marjinal faydaya eşittir. Fiyatın daha yüksek olması halinde ise, tüketici tercihini başka bir mal satın alarak gösterir. Kaynak dağılımında verimliliğin gözetildiği bir sistemde, marjinal gider fiyata eşittir ve genel eko­nomi içinde değişik malların üretim miktarını, oportünite gider, marjinal fayda, marjinal gider ve fiyat arasındaki dengenin kurulması belirleyecektir.

Rekabet Hukuku ile elde edilmek istenen fiyat ve marjinal gider arasın­daki dengenin korunması, arz miktarının tüketicilerin değişik mallara verdik­leri değere göre belirlenmesidir. Rekabet piyasasında faaliyet gösteren tek bir firma ele alındığında, fiyatın marjinal gidere eşit olduğu görülür.

Firmanın satış fiyatını, firmanın ortalama toplam giderinin minimum ol­duğu nokta belirler. Eğer bu F1'in üzerinde ise, piyasa fiyatının üzerinde fiyattan mal satamıyacağı için piyasayı terk edecek, F1'in altında ise, piyasa­daki yüksek kârlılık, yeni firmaları piyasaya girmeğe sevk edecek ve arzın artması sonucunda da F1 azalarak denge noktasına ulaşılmış olacaktır. Görüldüğü gibi, kaynak kullanımında verimlilik, alıcıların elde edecekleri marjinal faydaya göre gerçekleşmektedir.

Rekabetin kısıtlanması durumunda ise, üretim miktarı tüketicilerin tale­bine ve tekelci firmanın kârını maksimalize etmek durumuna göre ayarlan­makta ve arz miktarı düşerken, fiyat artmaktadır. Bunun doğal sonucu da, bazı tüketicilerin taleplerinin karşılanamaması, diğerlerinin ise daha yüksek bir be­del ödemek zorunda kalmalarıdır. Tüketicilerden bazılarının fazla bedel öde­mek zorunda kalmaları, bu fazlalık kadar kısmın piyasadan çekilmesine ve başka değerlerin yaratılmasına katkıda bulunmamasına yol açar ve kaynak dağılımında verimliliğin bozulması, tüketicilerin arzularının daha az tatmin edilmesi ile sonuçlanır. Bu rekabetin kısıtlanmasının toplumsal bedeli ya da başka bir ifade ile, rekabetin kısıtlanmasından toplumun görmüş olduğu za­rardır. Rekabetin kısıtlanması sonucunda fiyat tekel fiyatına yükselir.

ABC noktaları arasında kalan alan toplumsal zararı göstermekte­dir.

Kaynak dağılımında verimlilik ilkesi, matematiğin ekonomi bilimine uygulanmaya başlanması ile ortaya çıkmıştır. Bu sebepten, XX. yüzyıl ön­cesi gözlenen rekabeti kısıtlayıcı faaliyetleri düzenleyen kanun ve emirname­lerde bu ilkenin etkilerine rastlanmaz. Örneğin, Roma Hukukunda rekabeti kısıtlayıcı faaliyetleri yasaklayan Lex Julia de Annona ve Kral Zeno Emirnamesinde kaynak dağılımında verimliliğin korunması amaçlanmamış ve rekabet sadece belirli piyasalar bakımından düzenlenmiştir. Verimlilik il­kesinin ortaya çıkışı ve rekabetin bunu gerçekleştirmede en etkili yöntem ola­rak kabulü XX. yüzyıldaki bilimsel faaliyetler sonucudur. Günümüzde ise, rekabetin en önemli ekonomik sonucunun kaynak kullanım verimliliğinin gerçekleştirilmesi olduğunda görüş birliği vardır.

2.5.3.      Yenilikte Verimlilik

Rekabetçi piyasalarda faaliyet gösteren firmalar, piyasada kalabilmek için diğerlerinden farklılaşmalıdır. Bunun için daha ucuz ve daha iyi bir ürüne hatta yeni bir buluşa sahip olmalıdır. Dolayısıyla rekabetçi piyasalarda teşebbüslerin araştırma ve geliştirme (ar-ge) faaliyetlerinde bulunmaları gereklidir. Bu nedenle, firmalar arasındaki rekabetin etkileri yalnızca “fiyat”ta değil; yatırım ve teknoloji alanında da görülmektedir.Tekelci firmaların da, ar-ge faaliyetinde bulunması mümkündür. Ancak buna rekabetçi piyasalardaki kadar sık rastlanmadığı, en azından teoriden yola çıkarak söylenebilir. Çünkü tekelci firma, fiyat ve arz miktarını tespit edebileceği gibi arz edilen malın kalitesini de kontrol edebilir. Karını maksimize etmek isteyen tekelci firmanın, yeni araştırmalara para

harcaması rasyonel bir davranış değildir. Çünkü herhangi bir yenilik olmadan da, tekel karını elde etmek olanağına sahiptir. Böyle bir firmanın yapacağı her harcama karının azalması anlamına geleceğinden, rekabetin olmadığı piyasalarda firmaların yeni buluşlara ve daha iyi mal arzına yönelik faaliyetlerde bulunmasının rekabetçi piyasalara kıyasla daha az olacağını söylemek yanlış olmayacaktır. Ancak hemen belirtmek gerekir ki, tekelci firmanın faaliyet gösterdiği sektöre başka firmaların girme olasılığı varsa; yani potansiyel bir rekabet mevcutsa; teşebbüs, muhtemel rakiplerden farklılaşma güdüsü ile ar-ge faaliyetine yönelebilir. Sonuç olarak, piyasalardaki fiili veya potansiyel rekabet firmaları ar-ge faaliyetlerine, yani yenilikte etkinliğe yöneltmektedir. 

3.       REKABET POLİTİKASININ GEREKLİLİĞİ VE UNSURLARI

Adam Smith’in serbest piyasa ekonomisi tezi, dayanağını doğal düzen düşüncesinden almaktadır. Smith’e göre doğada insanların müdahalesi olmadığı zaman, mükemmel bir düzen vardır. Ekonomi de bu tabii hayatın bir parçasıdır; çünkü ekonomik sistemin kurucu unsuru olan insanda rekabet güdüsü, doğal bir içgüdü olarak bulunmaktadır. Ekonomik yaşam kendi akışına bırakılırsa, rekabet içgüdüsü ile ferdi çıkarlarını izleyen rasyonel bireyler-ekonomik birimler piyasa sistemini en iyiye götürecektir. Oysa bu doğal düzene yapılacak her türlü karışma ve engelleme, özellikle de devlet müdahaleleri, sistemin dengesini bozarak mükemmellikten uzaklaştıracaktır.

Adam Smith’in 18.yy’da ileri sürdüğü “görünmez el” kuramının makro ve mikro düzeyde her zaman için sağlıklı ilerlemediği ilerleyen yıllarda ortaya çıkmıştır. Makro düzeyde ekonominin karşılaştığı sorunlar 1929 buhranını yaratmış; mikro düzeydeki problemler ise rekabet yasalarının çıkarılmasına dayanak oluşturmuştur.Gerçekten de, Adam Smith’in de fazla üzerinde durmadan belirttiği gibi, insanlar bazen doğal rekabet içgüdüsü ile hareket etmemekte; rakip birimler işbirliği içine girerek,piyasanın tabii işleyişini bizzat kendileri bozmaktadır. Smith böyle bir olasılığı belirtmesine rağmen, bu duruma karşı bir çözüm geliştirmemiştir. Bu çözüm, biraz da siyasal nedenlerle, bir asır sonra ABD’de geliştirilmiştir. Senatör Sherman’ın teklifinin kabulü ile modern anlamda ilk rekabet kanunu yürürlüğe girmiştir. Bu gereklilik, zaman içinde diğer ülkeler tarafından da farkedilmiştir. Günümüzde, liberal ekonomik sistemi benimsemiş bir çok gelişmiş ülkede -örneğin çoğu OECD ülkesinde- rekabet yasaları ve otoriteleri mevcuttur. Piyasaların rekabet yapısını belirleyen en önemli unsurlardan biri, rekabet yasaları ve otoriteleridir. Ancak rekabet hukukunun yegane belirleyici olduğu söylenemez.Günümüzde, dünya ekonomisinde büyük değişimler yaşanmaktadır. Küreselleşme olgusu, ülkeler arasındaki iktisadi sınırların kalkmasına neden olmaktadır. Uluslararası ticaret artmakta; yabancı ülkelerde yapılan yatırımlar hız kazanmakta; bütün bunların sonucunda,rekabet kuralları sadece ulusal ölçekte değil, uluslararası ölçekte de değerlendirilmeye başlanmaktadır.1980’li yıllarda başlayan özelleştirme uygulamaları da, piyasalardaki rekabet yapısını etkilemektedir. Özelleştirme ile piyasalarda, rekabet yoluyla iktisadi etkinliğin sağlanması amaçlanmaktadır. Ancak bunun gerçekleştirilebilmesi, özelleştirme öncesi sağlam bir hukuki ve idari altyapı kurulmasına bağlıdır. Bunlar sağlanmaksızın yapılan özelleştirme uygulamaları, pazardaki rekabetin bozulmasına ve ekonomik etkinlik hedefinin gerçekleşmemesine neden olacaktır. Büyük hız kazanan özelleştirme hareketlerine rağmen, ekonomilerde devletin ağırlığı hala devam etmektedir. Devlet gerek teşvikler, gerekse de alımlar yoluyla mal ve hizmet piyasalarındaki rekabeti etkileyebilmektedir. Keza, düzenleyici olarak da ekonomik yaşama müdahale etmektedir.Rekabeti iktisadi sistemlerin temeline oturtan devletlerin, dolayısıyla da Türkiye’nin,rekabetten beklenen yararları elde edebilmek için, yukarıda değinilen tüm bu unsurları gözönünde bulundurarak bir rekabet politikası oluşturması ve buna göre hareket etmesi gerekmektedir. Çünkü, ancak bu şekilde mal ve hizmet piyasalarını etkileyen sorunlar tespit edilip, bunlara sağlıklı çözümler geliştirilebilir. 

REKABET, REKABET HUKUKU VE EKONOMİ ÜÇGENİ 

1.  REKABET HUKUKU 

Devletin, iktisadi politika araçlarıyla makro ekonomik süreçlere müdahale etmesi ve yön vermeye çalışmasının yanısıra, çeşitli kanun ve düzenleyici kurumlar aracılığıyla aksayan (tökezleyen) mikro ekonomik süreçlere ve tek tek piyasaların işleyişine müdahale etmesi; tökezlemeye neden olan engelleri ortadan kaldırarak piyasaların performansını iyileştirmeye çalışması; ekonomik verimliliği ve toplumsal refahı ençoklaştırmanın olmazsa olmaz koşullarından kabul edilmektedir.Rekabetin engellenmesi yönünde anlaşmalar, ticari birliktelik yoluyla yoğunlaşma ve tekelleşme eğilimleri, ölçeğe göre artan getirinin yol açtığı doğal tekellerin bulunduğu piyasalar rekabeti ve ekonomik etkinliği bozan sonuçlar yaratır. Piyasadaki üretimin suni olarak azaltılması yoluyla, fiyatların ve firma karlarının artırılması, bir taraftan tüketicilerden üreticilere refah transferi ve net bir toplumsal refah kaybına neden olacaktır. Diğer taraftan da,o sektördeki istihdam ve kaynak kullanımını azaltacaktır. Daha uzun dönemde ise rekabet eksikliği, atalet, teknolojik verimsizlik, rant-arama (rent-seeking), rantı koruma faaliyetleri için yapılan israfçı, ekonomik değeri olmayan lobicilik, rüşvet gibi faaliyetlere yol açacaktır.Rekabet/düzenleme otoriteleri ve yürütmekle görevli oldukları rekabet/düzenleme yasaları genel olarak karşımıza ‘rekabet eksikliği’ olarak çıkan “piyasa tökezlemesi” problemlerini çözmek üzere oluşturulmaktadır.Klasik bir şema ile bakıldığında devletin müdahalesi, piyasaların yapısını bir uçta tekelden diğer uçta tam rekabet idealine uzanan bir spektrum üzerinde, firma davranışlarının yoğunlaşma, yüksek fiyat ve aşırı karlara yönelmesi yerine; rekabete uygun bir seyir içinde olmasını sağlamak şeklinde ortaya çıkmaktadır. Devletin amacı piyasa yapılanmasından firma davranışına, oradan da piyasa performansına giden klasik dizgede (structure-conductperformans) etkinliği ençoklaştırmaktır. Etkinlik en genel söylemle, sosyal refahın ençoklaştırılması olmakla birlikte bunun pratikteki ifadesi kimi zaman o piyasadaki teknolojik gelişmenin, ürün ve süreç çeşitlemesinin ençoklaştırılmasında; yani daha dinamik ve uzun dönemli bir verimlilik ve refah tanımının kısa dönemli ve statik bir verimlilik ve refah tanımıyla yer değiştirmesinde ifadesini bulabilir. Sektördeki ve/veya firmadaki yüksek,ortalama üzerindeki karlılık çoğu zaman piyasa performansı için kötü haber anlamını taşır.Yüksek karlılık, yeni ürünler ve maliyet düşmesini getiren yeni üretim teknolojileri sayesinde sağlanmamışsa, sadece o sektör veya firmanın hissedarları, yönetici ve işçileri için iyi haber sayılmalıdır; tüketiciler ve ekonominin bütünü için değil.Piyasaların tökezlediği, dolayısıyla devletin, rekabet yasaları ve otoriteleri ile müdahale etmesinin gerektiği durumlar şunlardır: 

Tekelci Piyasalar : Satıcı piyasada suni bir ürün darlığı yaratır. Eksik üretim sonucu ortaya çıkan yüksek fiyatlar satıcının karını artırırken sosyal bir refah kaybına (deadweight loss) yol açar. Çoğu durumda elde edilen karların önemli bir bölümü, tekel rantları elde etmek veya o rantları korumak üzere verimsiz ve israfçı biçimde harcanır (rentseeking harcamaları: lobicilik, rüşvet, vb.). Rekabet baskısının eksikliği üretimde de verimsizliğe ve yüksek maliyetlere yol açar (X-inefficiency).

Oligopol Piyasalar : Satıcılar tekelci piyasa benzeri durumları kendi aralarındaki açık veya zımni anlaşmalarla yaratabilir. Sonuç, piyasadaki ürün darlığı, yüksek fiyatlar ve sosyal refah kaybıdır.

Doğal Tekel Halindeki Piyasalar : Piyasadaki talebin kaldırabileceği bütün üretim seviyelerinde ortalama maliyetlerin düşüyor olması, üretimin en iyi tek bir firma içinde örgütlenmesinin daha verimli olacağı anlamına gelir. Bu durumda da doğal olarak tekel durumuna gelen o firmanın tekelci fiyatlar uygulamaması için ekonomik düzenleme gerekir. Liberal iktisadi ekolün temel argümanı olan serbest rekabetin yerini günümüzde etkin rekabet kavramı almıştır. Bu kavramın geçirdiği evrimde rekabet hukuku kilit rol oynamıştır. Başka bir deyişle, serbest rekabetin toplumsal amaçlar doğrultusunda rafine edilmesinde rekabet hukuku son derece önemli bir fonksiyonu yerine getirmektedir.Kısacası, rekabet hukuku ve onun uygulayıcısı rekabet otoriteleri, serbest piyasa ekonomisinin kendi evrimini sürdürebilmesi ve piyasaların soluk almaları için gerekli kanalları açık tutan düzenlemeleri yapmaktadır. Diğer bir deyişle, rekabet otoritelerinin fonksiyonu, yarışılabilir piyasaların oluşturulması ve serbest piyasa ekonomisinin,sürdürülebilir bir model olarak çalışmasına yönelik bir zemin mühendisliğidir. 

2. REKABET HUKUKU İLE EKONOMİ BİLİMİ ARASINDAKİ İLİŞKİ

            2.1. Genel Olarak

Rekabet Hukuku, teşebbüslerin piyasadaki faaliyetlerinin tüketiciler üzerindeki etkileri ile ilgilidir. Rekabet Hukukunun amacı, rekabet ekonomisinin gerçekleştirmektir ki, sonuçta tüketicilerin ihtiyaçları en az kaynak tüketimi ile gerçekleşmiş olur. Bu, ekonomi bilimi sözcükleri ile şu şe­kilde ifade edilebilir: rekabet, kaynak kullanımında ve tüketiminde verimliliği temin ve gelişmeleri teşvik ederek tüketicilerin refahını azamiye çıkarır. Rekabetin, ekonomik sistemin temel taşlarından birisi olması ve teşebbüslerin faaliyetlerinin tüketiciler üzerindeki etki­lerinin belirlenmesinde ekonomik veri­lerin önemi sebebi ile Rekabet Hukuku ile ekonomi bilimi arasında sıkı bir ilişki mevcuttur. Teşebbüslerin davranışlarının değerlendirilmesinde ol­duğu gibi Rekabet Hukuku ile elde edilmek istenenin belirlenmesi bazı te­mel ekonomi teori­lerinin gözden geçirilmesini gerektirir. Bununla beraber, Rekabet Hukukunu ilgilendiren bu teorilerin temel nitelikte olduğunu da be­lirtmek gerekir.

Rekabet Hukuku ile ekonomi bilimi arasındaki bağ iki nedenden kaynaklanır. Bunlardan ilki, Rekabet Hukuku ile, rekabetin ekonomik sonuçlarının da elde edilmesinin amaçlanmış olması, ikincisi ise piyasada faaliyet gösteren teşebbüslerin davranışlarının değerlendirilmesinde ekonomik bilgi­lerin gerekli olmasıdır. Bu ikinci tür araştırma, rekabet koşullarının tesbitine, ele alınan olayların hayat tecrübelerine ve piyasa şartlarına göre değerlendirilmesine, ekonomi biliminde kabul edilen piyasa türlerine ve fiyat teorilerine bağlıdır.

Belirli bir piyasada faaliyet gösteren teşebbüslerin rekabeti kısıtlayıp kısıtlamadıkları ya da belirli bir malın fiyatının bir anlaşma ya da uyumlu eylem sonucu ortaya çıktığının ileri sürülebilmesi için, sözkonusu piya­sada teşeb­büsler bağımsız davransaydılar, fiyatın nasıl oluşacağının tesbi­tini gerekli kı­lar. Araştırma konumuz olan rekabetin yatay kısıtlanması meselesinde ön­ceden tesbiti gereken temel husus, oligopol ve rekabet piyasalarında teşebbüs­lerin nasıl davrandığı ve piyasa fiyatının oluşmasında etkili olan unsurların belirlenmesidir.

Rekabetin yatay kısıtlanması sorunundan söz edebilmek için herşeyden önce birden fazla tarafın varlığı şarttır. Ancak, rekabeti kısıtlayan teşebbüsle­rin ortak davranmalarının, tekel kârını elde etmeğe yönelik olduğu gözö­nüne alınacak olursa, tekel piyasasında fiyat teorisinin de konumuz açısından önemli olduğu sonucuna varırız. Bu sebepten, oligopol piyasasında fiyat olu­şumuna ilişkin görüşleri incelemeden önce, birbirine zıt iki piyasa şekli olan rekabet ve tekel piyasalarında fiyat teorisini inceleyecek ve oligopol piyasasını, bu bilgiler ışığı altında açıklamağa çalışacağız.

2.2.Tam Rekabet Piyasasında Fiyatın Oluşumu

Tam rekabet piyasasında mal homojendir ve çok sayıda alıcılar ve satıcı­lardan herbiri, fiyat ve arz miktarı üzerinde tam bilgiye sahiptir, ancak hiçbiri kendi başına piyasa koşullarını değiştirecek etkinliğe sahip değildir. Piyasaya giriş ve çıkışlar serbesttir ve üretim faktörlerinde tam akıcılık (mobilité) var­dır. Bu şartların gerçekleştiği bir piyasada fiyat, mala olan arz ve talebe göre belirlenir. Alıcılar, diledikleri kadar malı pi­yasa fiyatı ile bulabilmekte, herhangi bir satıcının, fiyatı yükseltmesi karşısında, aynı malı daha düşük fiyat­tan, başka bir satıcıdan satın ala­bilmektedirler.

Marjinal gelir fiyata eşit olduğundan, her bir firma ne miktarda mal ürete­ceğini, marjinal giderin fiyata eşite olduğu miktarla belirler. Firmaların, üretim miktarını, marjinal gider ve fiyata göre tesbit etmesi, toplam endüstri arzına göre çok küçüktür. Eğer piyasadaki kârlılık diğer piyasalardan yüksek ise, bu diğer firmaların bu piyasaya girme­sine ve fiyatın aşağıya düşmesine yol açar. Firmaların, kârlarını maksimalize etmeleri, marjinal giderin piyasa ortalama giderin altında gerçekleşmesinin sonucu olarak arz miktarını artı­rabilmelerine bağlıdır. 

2.3.Tekel Piyasasında Fiyatın ve Arz Miktarının Belirlenmesi

Tekel piyasasında tek bir firmanın faaliyet göstermesi sebebi ile, piya­sadaki mal miktarını belirlemede tekelci firma tek başına hareket eder. Tekelci firma fiyatı tesbit ederse, arzını o fiyattaki talebe bağlı olarak oluşacak­tır, yani başka bir ifade ile tekelci firma belirlediği fiyattan dilediği miktarda mal satamaz. Fiyat ve arz miktarının tesbitinde talep gene de belirleyici unsur­dur. Ancak, tekilci firma da kârını maksimalize etmek için üretim miktarını ayarlamak zorundadır. Kârın maksimalize olduğu üretim miktarı, marjinal gi­der ile gelirin eşit olduğu noktadadır. Fakat tekelci firmanın talep eğrisi, tam rekabet piyasasındaki firmanın talep eğrisi gibi yatay eksene paralel değil, sağa doğru azalan lineer bir doğrudur. Dolayısı ile, tekelci firmanın marjinal geliri, tam rekabet piyasasında faaliyet gösteren firmanın marjinal gelirine eşit değildir .

Tekelci firma, marjinal giderin, marjinal gelire eşit olduğu miktardan fazla ürettiği her bir birim maldan zarar eder. Bu da onu, üretim miktarını pi­yasadan bağımsız olarak belirlemeye iter.

Tekelci firma M miktarda mal ürettiği zaman maksimum kârı elde eder. ABCD dikdörtgeni içindeki bölge, tekel olmak sebebi ile elde ettiği kârdır. Tekelci firmanın üretim miktarı, rekabet piyasasındaki toplam arzdan azdır; dolayısı ile fiyat daha yüksek seviyede oluşur. BDK noktaları arasında kalan bölge ise, tekelin sosyal bedeli olduğu ya da tekelin sebep olduğu toplumsal zararı gösterdiği ileri sürülmektedir . 

OLİGOPOL PİYASALARI VE REKABET 

1. GENEL OLARAK 

Çok sayıda teşebbüsün yer aldığı tam rekabet piyasasında, teşebbüslerin an­laşarak rekabeti kısıtlamalarında çeşitli fiili zorluklarla karşılaşılır. Rekabeti kısıtlamaya yönelik anlaşmaya uyumun temini, tarafların çokluğu sebebi ile güçtür. Buna karşılık, az sayıda firmanın faaliyet gösterdiği oligopol piyasa­sında, anlaşma şartlarına uyumun temini nisbeten daha kolaydır.

Oligopol piyasası, az sayıda firmanın faaliyet gösterdiği piyasa olarak tanımlanabilirse de, daha doğru ve amaca uygun bir tanım, piyasayı kon­trol gücünün az sayıda teşebbüsün elinde toplandığı piyasa şeklindedir. Örneğin, yüz teşebbüsün faaliyet gösterdiği bir piyasada, bunlardan dördü­nün piyasa paylarının piyasanın yüzde doksanına eşit olması durumunda, re­kabet piyasası yerine oligopol piyasasından söz etmek daha doğru olur, çünkü dört firmanın herbiri piyasadaki fiyat ve arz miktarını etkileyecek güce sahiptir. Diğer yandan eşit büyüklükte elli firmadan oluşan bir piyasa, rekabet piyasası özellikleri gösterir.

Tam rekabet ve tekel piyasalarının gerçek hayat modelleri olmakt çok, teorik modeller olması ve gerçek hayatta en yaygın piyasa tipinin oligopol piyasası olması sebebi ile oligopol piyasasında fiyatın belirlenmesi, rekabet hukukçuları kadar ekonomistlerin de ilgisini çekmiştir. Ancak, oligopol piya­sasında fiyatın belirlenmesi konusunda, tam rekabet ve tekel piyasalarında ol­duğu gibi genelgeçer bir teori geliştirilememiştir.

Tekel piyasasında fiyatın belirlenmesinde tekelci firma tek başına karar verirken, tam rekabet piyasasında fiyat, arz ve talebe göre belirlenmektedir. Buna karşılık, oligopol piyasasında faaliyet gösteren firma, diğerlerinin de nasıl davranacağını dikkate almak zorundadır. Bu da, oligopol piyasasında fiyatın ve üretim miktarının belirlenmesi konusunda yaygın bir teorinin oluş­masında karşılaşılan önemli bir engeldir. Oligopol piyasasında teşebbüsler arasındaki bu fiili bağımlılık, hemen hemen, geliştirilen her teoride yer almış olmakla beraber, gene de yaygın bir teorinin geliştirilmesi mümkün olmamış­tır. Oligopol özellikleri gösteren bir piyasada faaliyet gösteren firmalar, anla­şarak rekabeti kısıtlayabilecekleri gibi, kendi başlarına hareket ederek, kendi­leri için en uygun fiyat ve üretim miktarını belirleyebilirler. Teşebbüslerin an­laşmış olmaları halinde, fiyatın tekel piyasasındaki gibi oluşacağından hiç bir kuşku yoktur. Bu sebepten, bizi asıl ilgilendiren sorun, teşebbüslerin bağım­sız davrandığı bir oligopol piyasasında fiyatın nasıl oluştuğudur.

2. OLİGOPOL PİYASASINDA FİYATIN OLUŞMASINA İLİŞKİN GÖRÜŞLER 

Oligopol piyasasında fiyat teorisine ilişkin ilk inceleme XIX. yüzyılın ilk yarısında Fransız ekonomisti Augustin Cournot tarafından yapılmıştır. Cournot, eşit büyüklükte iki firmanın yer aldığı bir piyasayı model almış ve herbir firmanın üretim miktarını değiştirirken, diğerinin buna tepki göstermi­yeceğini varsaymıştır. Birinci firma, diğerinin üretim miktarını sabit tuta­cağı ümidiyle, kendisine en yüksek kazancı getirecek üretim miktarını belir­ler, bu da matematiksel olarak endüstri toplam arzının yarısına eşittir. İkinci firma da, aynı şekilde davranarak kendisine yeni bir üretim miktarı belirler ki, bu da, birinci firmanın yeni üretim miktarı ile ortaya çıkan toplam üretimin yarısına eşittir. Her iki firmanın ayarlamaları sürekli bir işlemdir ve bu, top­lam üretim kapasitesinin (n/(n+1)) ine eşit oluncaya kadar devam eder. Cournot modeli, oligopol piyasasında fiyat oluşumunu tam olarak açıklaya­mamış ise de, oligopol piyasasının basitleştirilmiş bir modeli olan düopol piyasasını ele almak bakımından önem kazanmıştır.

Cournot'nun firmaların sadece üretim miktarını değiştirdiği varsayımı üzerine kurmuş olduğu teori, firmaların üretim miktarının düşmesi ve dolayısı ile fiyatın artması üzerine alıcıların malların tümünü diğer satıcıdan satın alma­ları ihtimalini dikkate almamıştır. Bertrand ve Edgeworth'ün ayrı ayrı ge­liştirdikleri teoriler, düopol piyasasındaki teşebbüslerin kazançlarını artırmak için fiyatlarını ayarlayacağını öngörmüştür.

Cournot'nun modeli gibi, Betrand modelinde de, marjinal gider hiç dik­kate alınmaz ve firmalar rekabet piyasası fiyatına ulaşıncaya kadar karşılıklı fiyat indirimlerini sürdürür. Edgeworth'ün düopol modeli, Bertrand modelinin biraz geliştirilmiş şeklidir. Edgeworth, piyasadaki iki firmanın bütün talebi karşılayamayacağı faraziyesinden hareket etmiş ve birinci firmanın karşılaya­madığı talep miktarı için, ikinci firmanın, fiyatı kendisine en yüksek kazanç sağlayacak şekilde ayarlayacağını ileri sürmüştür. Piyasada aynı mal için farklı fiyatın oluşması üzerine alıcıların daha ucuza mal satan satıcıya yönelme­leri sonucunda fiyat, rekabet piyasası ve tekel piyasası fiyatları arasında değiş­meler gösterecektir. Cournot ve Bertrand gibi Edgeworth'ün de, firmala­rın marjinal giderlerini dikkate almamış olması, oligopol piyasasında fiyatın oluşumunu açıklamada yetersiz kalmasına sebep olmuştur.

Gerçek hayat tecrübelerine en yaklaşan teorilerden biri, Harvard Rekabet Hukuku ekolü üzerinde önemli etki yapan Chamberlin'in eko­nomik bağımlılık teorisidir. Bu görüş, Cournot'nun, üretim miktarını de­ğiştiren firmanın diğerinin üretimini sabit tutacağı varsayımı ile karar verdi­ğini açıkca reddeder ve herbir firmanın kararını verirken, diğer firmaların nasıl davranacağını da dikkate alacağını ileri sürer Bu da, oligopol piyasa­sında faaliyet gösteren firmalar arasında ekonomik bağımlılığın var olduğu­nun belirtisidir. Piyasadaki firma sayısı azaldıkça, tekelci firma gibi dav­ranma ihtimali artar ve herbir firma kendi kârını maksimalize etmek yerine grubun en yüksek kârı elde etmesini amaçlar. Taraflar arasındaki ekono­mik bağımlılık, herhangi bir anlaşma ve uyumlu eylem olmadan da, birlikte davranmaya yol açacaktır. Tarafların, ortak çıkar için ne şekilde davranıla­cağını bilmeleri yeterlidir.

Chamberlin'in ekonomik bağımlılık teorisinde, Edgeworth ve Cournot modellerinin aksine fiyat oldukça kararlıdır. Gerçek hayat tecrübeleri ile de uyum halinde olması sebebi ile, ekonomik bağımlılık teorisi, hukukçuların da ilgisini çekmiş ve oligopol piyasasındaki faaliyetlerin açıklanmasında bu te­oriye oldukca sık başvurulmuştur.

Chamberlin'in oligopol teorisine en önemli katkısı, oligopol piyasasını tekel ve rekabet piyasalarından bağımsız bir piyasa türü olarak ele alması­dır. Ancak kendinden öncekiler gibi, firmaların marjinal giderlerini yok ya da eşit farz etmesi eleştirilere neden olmuştur. Chamberlin'in ekonomik bağımlılık görüşden sonra ileri sürülen iki önemli teoriden birincisi Paul Sweezy'nin dirsekli talep eğrisi görüşü, ikinci ise von Newmark'ın oyun teorisi görüşleridir. Ancak, her iki teori de oligopol piyasasında fiyatın nasıl oluştuğunu değil, belirli bir denge durumuna ulaşan fiyatın nasıl bir deği­şim göstereceği ile ilgilidir.

Sweezy'ye göre, oligopol piyasasında faaliyet gösteren bir teşebbüsün talep eğrisi lineer değil, dirsekli bir görünüm arz eder. Oligopol piyasa­sında faaliyet gösteren teşebbüslerden biri fiyatı yükselttiği takdirde, diğerleri­nin bunu takip etmemekte çıkarları vardır. Fiyat aksi yönde değiştirildiği tak­dirde, diğerleri de fiyatı azaltarak piyasa paylarını korumağa çalışacaklardır. Yani, fiyat bir kez dengelendikten sonra, oligopol piyasasında faaliyet gösteren firmanın talep eğrisi bu fiyatın üzerinde ise esnek, altında ise serttir.

Oligopol piyasasındaki firmanın talep eğrisi AED şeklindedir. Fiyatın (E)'nin üzerine çıkması halinde, talep azalır, (E)'nin altına düşmesi halinde toplam endüstri talep eğrisi ile aynı olur. Bu sebepten, fiyatın denge durumuna eriştikten sonra, değişiklik göstermesi beklenmez. Fiyatın değişiklikleri firma­ların kazancını artırıcı unsur olmaktan çıkmıştır.

Sweezy'nin dirsekli talep eğrisi görüşü gibi, von Neumann ve Morgenstern'in oyun teorisi de, fiyatın, belirli bir seviyede dengeye ulaş­masından sonraki değişimi ile ilgilidir. Geniş bir uygulama alanı olan oyun teorisi sadece ekonomik davranışlarla ilgili değildir. Çıkar çatışmaları­nın bulunduğu durumlarda kişilerin kararlarını etkileyen unsurları tesbite yö­neliktir. Oyun teorisine göre, herkesin önünde belirli seçenekler vardır ve oyunun kuralları ve değişik şartlar kişilerin davranışlarını belirler. Örneğin, firmalardan birinin fiyatı artırması duru­munda diğerlerinin izleyebile­ceği iki olasılık vardır: Ya fiyat artışını takip etmek ya da fiyatı sabit tutmak. Ancak, piyasa koşulları bu kadar basit değildir. Gerçek hayat koşullarına yaklaşıldıkca önemli sorunların ortaya çıktığı görülür. Örnek olarak, iki fir­manın yer aldığı bir piyasada, mevcut durumda her iki firma da yılda ellişer milyon kâr etmekte olduğunu, bunlardan birinin gizlice fiyatı indirilse, o fir­manın kârının sek­sen milyona çıkarken diğer firmanın kârının on milyona dü­şeceğini, her ikisinin de fiyat indirdiği zaman kârlarının beşer milyon olacağını farz edelim.

Oyunun optimal sonucu, fiyatın değiştirilmemesi durumudur. Ancak, her iki firma da, seksen milyon kâr etmek için fiyat azaltmağa çalışacak, sonunda beşer milyon kâr etmek durumuna düşeceklerdir. Optimal durum kararsız bir durumdur, çünkü her iki firmanın da fiyatı düşürerek daha fazla kâr elde etmek olasılıkları vardır. Bu sebepten de optimal durum kararsız bir haldir.

Oyun teorisinin de uygulanmasında önemli sınırlar vardır. Piyasada faaliyet gösteren firmaların ikiden fazla olduğu durumlarda, herbir firmanın davranışını tahminin yanısıra değişik kombinasyonların ortaya çıkacak ol­ması, oyun teorisinin uygulanabilirliğini azaltmaktadır. Piyasadaki firma sayısını (n) olarak kabul edecek olursak, (n!) kadar durum ihtimali ortaya çıkar. Gene de, oligopol piyasasında faaliyet gösteren firmaların davranışla­rının incelenmesine oyun teorisinin önemli katkıları olmuştur.

Fellner de, Chamberlin'in ekonomik bağımlılık görüşünün esas alarak, bu görüşü geliştirmeğe çalışmıştır. Fellner, oligopol piyasasında faaliyet gösteren teşebbüslerin her zaman ortak çıkara uygun davranmayacaklarını ileri sürmüştür. Ortak çıkar uğruna davranmayı engelleyen etkenler farklı maliyet, piyasadaki belirsizlik durumları, firmalar arasındaki bilgi alışverişini yasaklayan hukuki düzenlemeler ve hepsinden önemlisi firmaların bağımsız­lıklarını korumak istekleridir. Teşebbüslerin faaliyetlerinde, ortak çıkarın ön plana çıkması, bağımsızlığı zedeleyen bir olaydır ve bu da oligopol piyasa­sında, ekonomik bağımlılık görüşünün yaygın bir uygulama alanı kazanma­sını engeller. Ortak çıkar uğruna davranmak, teşebbüsün kendi çıkarına dahi olsa sırf bu sebepten bağımsızlığından vazgeçmesi düşünülemez.

Oligopol piyasasında fiyatın oluşumuna ilişkin çeşitli ekonomi teorileri ileri sürülmüş ise de, bunlardan hiçbiri tekel ve tam rekabet piyasalarındaki fiyat teorileri gibi yaygın bir kabul görmemiştir. Bunda en önemli etken oli­gopol piyasasında az sayıda firmanın yer alması sebebi ile, herbir teşebbüsün kararının diğerlerinin durumunu etkileyecek olmasıdır. Her bir firmaya göre en uygun yol, diğerlerinin zarar görmesine neden olacağı için, diğer fir­maların nasıl davranacağının sistematik bir şekilde incelenmesi bir kehanetten ileri gitmemiştir.Oligopol piyasasında genel bir fiyat teorisinin geliştirilebilmesi, firmaların davranış biçimlerinin sistematize edilmesine bağ­lıdır. Dirsekli talep eğrisi görüşü ve özellikle oyun teorisi bu konudaki önemli aşamalardır.

Genel kanıya göre, oyun teorisinin uygulanmasında, ikiden fazla firmanın yer aldığı piyasalarda ortaya çıkan ihtimallerin çokluğunun olumsuz etkisi, eko­nomist ve işletme bilimcilerinin akıllıca ve tecrübelere dayalı, gerçekçi varsa­yımları ile azaltılabilir. Oligopol piyasasında fiyatın oluşumuna ilişkin ileri sü­rülmüş olan çeşitli görüşlerin, basitleştirilmiş modeller için mantıken tutarlı çözümler getirdiği inkâr edilemez. Ancak, bu basitleştirilmiş modellerin uygu­lanabilir bir oligopol teorisinin ortaya çıkması için yeterli olmadığı da açıktır. Uygulanabilir bir oligopol teorisinin yaratılabilmesi, hayat gerçeklerine yakın bir oligopol piyasa modelinin geliştirilebilmesine bağlıdır. Bugüne kadar da, bunu tam olarak gerçekleştiren bir teori ileri sürülmemiştir.

3. ENDÜSTRİDEKİ  KARLILIK DÜZEYİ VE LERNER ENDEKSİ

Firma ya da firmalar,tam rekabet koşullarında faaliyette bulunmaları halinde elde edecekleri normal karın üzerinde bir kar elde edebiliyorlarsa,tekel gücüne sahiptirler.Bu kar normal kardan ne kadar büyükse,tekel gücü de o ölçüde büyük demektir.

Endüstride tam rekabetten sapılmış olduğunun ve dolayısıyla karın,normal karın ne kadar üzerinde olduğunun saptanmasında,Lerner Endeksine başvurulur.

Lerner Endeksi =  oranına eşittir.

Eğer firmalar tam rekabet koşullarında faaliyette bulunuyorlarsa,”fiyat = marjinal maliyet” olacağından,Lerner endeksi de sıfır olacaktır.Bu da tam rekabet piyasası koşullarında faaliyette bulunan firmaların tekel güçlerinin sıfır olduğunu gösterir.Firma ya da firmalar,tam rekabetten uzaklaştıkça,fiyat marjinal maliyetin üzerine çıkarken,Lerner endeksi büyüyecek ve dolayısıyla tekel gücü artacaktır.O halde oligopolcü firmalar aralarında anlaşarak,arzını control ettikleri malın fiyatını yükselttikleri oranda tekel güçleri de artar. 

REKABET HUKUKU PENCERESİNDEN OLİGOPOL PİYASALARINA BAKIŞ 

1. KONSANTRASYON 

1.1. Kavram 

“Konsantrasyon” terimiyle genel olarak ekonomik yoğunlaşma olgusu kastedilir.

Genel olarak ifade etmek gerekirse, ekonomik karar alma gücünün, bir başka deyişle iktisadi kontrolün, teşebbüsler arasında el değiştirerek belirli merkezlerde yoğunlaşması ve bu durumun, ilgili piyasada rekabet süjelerini azaltacak şekilde yapısal değişikliklere yol açması “konsantrasyon” olarak nitelendirilmektedir. Daha farklı bir ifadeyle, teşebbüsler arasındaki birlikteliklerin sürekli, bağımsız ve kurumsal nitelik göstermesi ve bunun piyasadaki “aktüel” ve “potansiyel” rekabetin azalması sonucunu doğurmasıdır.

1.2. Türleri    

Konsantrasyonlar, “yatay”, “dikey” ve “karma” olmak üzere üç ayrı kategoriye ayrılmaktadır[i]. Bu sınıflama, ekonomik sürecin aşamalarını dikkate aldığı gibi; faaliyette bulunulan piyasaları da göz önünde tutmaktadır. 

            1.2.1. Yatay Konsantrasyon 

Rekabet Hukukunda, ilgili mal piyasasının aynı aşamasında faaliyet gösteren veya bir başka deyişle, birbirleriyle doğrudan rekabet halinde olan teşebbüsler arasındaki kurumsal birliktelikler, “yatay konsantrasyon” olarak nitelendirilmektedir. Bu bağlamda, aynı malın üretimi veya aynı malın dağıtımı aşamasında, kısaca ekonomik faaliyetin aynı düzleminde faaliyet gösteren rakip teşebbüslerin birleşmeleri, yatay konsantrasyon olarak kapsamında değerlendirilmektedir. Şüphesiz birbirleriyle rekabet halinde olan ve rakip konumda bulunan teşebbüsler arasında yaşanan bir birleşme, rakip sayısında azalmaya neden olduğu gibi, bir araya gelen teşebbüslerin azalma nispetinde büyümesine ve dolayısıyla ilgili piyasadaki rekabetin kısıtlanmasına neden olacaktır. Bu itibarla genel olarak dikey ve karma konsantrasyonlarla karşılaştırıldığında, yatay konsantrasyonların rekabet üzerindeki olumsuz etkilerinin daha fazla olduğu kabul edilmekte ve Rekabet Hukuku uygulamalarında bu tip konsantrasyonlara karşı daha katı bir yaklaşım sergilenmektedir.

Teorik olarak bu değerlendirmeler doğru olmakla beraber, bazı hususların da altının çizilmesi gerekir. Zira bazı hallerde piyasanın gösterdiği yapısal özellikler, yatay konsantrasyonların rekabet açısından zararlı değil, aksine yararlı sonuçlar meydana getirmesini sağlayabilir. Somutlaştırmak gerekirse, oligopol piyasasında faaliyet gösteren küçük çaptaki teşebbüslerin birleşmeleri, bir taraftan piyasadaki teşebbüslerin sayısında bir azalmaya yol açmakta, fakat diğer taraftan küçük ölçekli teşebbüslerin büyük teşebbüslere karşı rekabet olanaklarını artırarak, piyasadaki rekabetin gerçek anlamıyla artmasına yol açabilmektedir.  

1.2.2 Dikey Konsantrasyon           

İlgili mal piyasasında, ekonomik sürecin birbirini izleyen aşamalarında faaliyet gösteren ve birbirleriyle rakip konumunda bulunmayan teşebbüsler arasındaki kurumsal birliktelikler, “dikey konsantrasyon” olarak adlandırılmaktadır. Örneğin, üretici teşebbüsün dağıtıcı teşebbüsle birleşmesi veya üretici teşebbüsün, hammadde sağlayan teşebbüsü devralması, dikey konsantrasyon teşkil etmektedir. Bu tür bir konsantrasyonla izlenen amaç, ilgili malın üretimi bakımından hammaddenin veya dağıtımı bakımından satış ve pazarlamanın kontrol edilmesidir. Teşebbüsler arasında yaşanan bu tip bir birliktelik, genellikle rekabet açısından zararlı olarak değerlendirilmemekte[ii], ancak ilgili piyasadaki aktüel ve muhtemel (potansiyel) rakipler için dışlayıcı bir takım etkilere yol açtığı takdirde hukuka aykırı olarak kabul edilmektedir.Zira dikey konsantrasyonlar, piyasa yapısında doğrudan bir değişikliğe yol açmadıkları gibi, aynen dikey anlaşmalarda da olduğu gibi, markalar arası rekabetin güçlendirilmesi, daha iyi bir dağıtım ağının kurulması, coğrafi piyasalara girişlerin kolaylaştırması gibi, rekabet açısından olumlu katkılar da sağlayabilirler.  

1.2.3. Karma Konsantrasyon 

Rekabet Hukukunda “karma konsantrasyon” deyimiyle, genel olarak birbirleriyle herhangi bir şekilde rakip olmayan ve tamamen farklı mal veya hizmet piyasalarında faaliyet gösteren teşebbüsler arasında gerçekleşen kurumsal birliktelikler ifade edilmektedir. Örneğin, ayakkabı üreticisi bir teşebbüsün, bir inşaat firmasını devralması veya sabun üreten bir teşebbüsün, bir restoran zinciriyle birleşmesi, karma konsantrasyon olarak nitelenebilir. Bu tür konsantrasyonlar, teşebbüslerin faaliyet gösterdikleri piyasalar arasındaki ilişkiye göre, “ürün genişlemesi”[iii], “piyasa genişlemesi”[iv] ve “saf” karma konsantrasyonlar olarak üçe ayrılmaktadır. Bir teşebbüsün, aynı mal piyasasında olmamakla beraber, yakın bir piyasada faaliyet gösteren bir başka teşebbüsle birleşmesi ilk durumu[v], aynı mal piyasasına dahil olan fakat, başka coğrafi piyasada faaliyet gösteren teşebbüsle birleşmesi ise ikinci durumu ifade etmektedir. Bunların dışında kalan ve faaliyet gösterdikleri piyasalar arasında hiçbir şekilde ilişki bulunmayan teşebbüsler arasında gerçekleşen konsantrasyonlar ise, “saf karma konsantrasyon”[vi] olarak nitelendirilmektedir. 

Doğal olarak karma konsantrasyonların rekabete olan olumsuz etkisi, yukarıda ifade ettiğimiz diğer türlerle kıyaslandığında en alt düzeyde kalmaktadır. Zira böyle bir birlikteliğin, piyasa yapısını doğrudan etkilemesi mümkün olmadığı gibi, dışlayıcı etkiler doğurması ihtimali de oldukça zayıftır. Bu itibarla, genellikle bu tip konsantrasyonların yasaklanması söz konusu olmamaktadır. Bununla birlikte, Amerikan Antitröst Hukukunda, karma konsantrasyonlara karşı daha ihtiyatlı bir tutum sergilenmekte ve özellikle, konsantrasyona ekonomik açıdan güçlü bir teşebbüsün taraf olması[vii] ve piyasalardaki muhtemel yoğunlaşma eğilimi gibi faktörler, rekabet üzerindeki olumsuz etkinin gerçekleştiğinin göstergesi olarak kabul edilmektedir. Ayrıca konsantrasyona taraf olan teşebbüsler arasındaki karşılıklı ticari ilişkilerin de, bazı hallerde dışlayıcı etki yaratarak rekabetin azalmasına yol açabileceği genel olarak ifade edilmektedir.    

1.3. Konsantrasyonların Değerlendirilmesi 

            1.3.1. Genel Olarak  

Yukarıda ifade edilenler çerçevesinde, bir işlemin konsantrasyon olarak nitelendirilmesini takiben bunun piyasadaki rekabet üzerinde zararlı etkiler meydana getirip getirmediğini tespit etmek gerekir. Belirtelim ki, Rekabetin Korunması Hakkında Kanun’da yer alan “ön bildirim” ve “izin sistemi”ne ilişkin hükümler çerçevesinde, bu tespitin yapılmasında sadece Rekabet Kurulu yetkilidir. Kısaca ifade etmek gerekirse, yukarıda açıkladığımız özellikleri haiz bir konsantrasyonun geçerlilik kazanması için Kurul’a bildirilmesi ve daha da önemlisi “izin” alınması gerekmektedir. Tebliğ’de öngörülen şartları haiz olan, fakat her hangi bir şekilde hakkında izin alınmayan bir konsantrasyonun geçerlilik kazanması mümkün değildir. Bu anlamda Rekabet Kurulu tarafından verilecek “izin”, konsantrasyona yol açan işlemin hukuki geçerliliği bakımından bir tamamlayıcı unsur niteliğine sahiptir.  

Kanun, yapılacak değerlendirmede, sadece “piyasadaki rekabetin önemli ölçüde azaltılmasını” hukuka aykırılığın gerçekleşmesi bakımından yeterli görmemiş ve bu hususta “hakim durum” kavramını belirleyici kriter olarak almıştır.Hakim durum ise, daha önce de ifade edildiği üzere, piyasalardaki rekabet baskısını dikkate almaksızın hareket edebilmeye ve bağımsız olarak rekabet şartlarını etkilemeye imkan veren bir ekonomik gücün ifadesidir. 

            1.3.2. İlgili Piyasa 

Rekabetin azalması somut bir piyasada gerçekleşeceğine göre, ilgili piyasanın belirlenmesi önem arzeder.Konsantrasyona taraf olan teşebbüslerin faaliyet gösterdikleri piyasalar ve bunlar arasındaki münasebet, rekabetin ne ölçüde etkileneceğini doğrudan ilgilendirmektedir.

Birleşme ve devralmalara ilişkin Rekabet Kurumu’nun çıkardığı Tebliğ’de ilgili piyasa, mal ve coğrafi boyutlarıyla ele alınmış ve Avrupa Birliği Hukukundaki prensiplere uygun olarak tanımlanmıştır. Tebliğ’e göre, birinci fıkra anlamında ülkenin önemli bir bölümünden oluşan coğrafi piyasa, “Teşebbüslerin mal ve hizmetlerinin arz ve talebi konusunda faaliyet gösterdikleri, rekabet koşullarının yeterli derecede homojen ve özellikle rekabet koşulları komşu bölgelerden hissedilir derecede farklı olduğu için bu bölgelerden kolayca ayrılabilen bölgelerdir. Coğrafi pazar değerlendirilmesi yapılırken, özellikle ilgili mal ve hizmetlerin özellikleri ile tüketici tercihleri bakımından giriş engellerinin, ilgili bölge ile komşu bölgeler arasında teşebbüslerin pazar payları veya mal ve hizmetlerin fiyatları bakımından hissedilir bir farklılığın varlığı gibi unsurlar dikkate alınır” (md.4/4).

Tebliğ bakımından mal piyasasının tespitinde ise, “Birleşme veya devralma konusu olan mal veya hizmetlerle, tüketicinin gözünde fiyatı, kullanım amaçları ve nitelikleri bakımından aynı sayılan mal veya hizmetlerden oluşan pazar dikkate alınır; tespit edilen pazarı etkileyebilecek diğer unsurlar da değerlendirilir” (md.4/5). Görüldüğü üzere, Tebliğ’de yapılan tanım temel olarak talep ikamesini dikkate almakta, buna karşılık piyasayı etkileyebilecek olan diğer unsurların da değerlendirileceğini ifade ederek, arz ikamesinin de kapsam içine alınmasına dolaylı olarak imkan vermektedir. Aynı şekilde Avrupa Birliği Hukuku uygulamasında da, ağırlıklı olarak talep ikamesi kullanılmakta, arz ikamesi ise ancak bazı hallerde dikkate alınmaktadır.  

2. HAKİM DURUM

2.1. Genel Olarak 

Rekabetin Korunması Hakkında Kanun’un öngördüğü sisteme göre, bir birleşme veya devralmanın 7. madde kapsamında hukuka aykırı olarak nitelendirilmesinde belirleyici olan kriter, yapılan işlem sonrasında ilgili piyasada hakim durumun ortaya çıkması veya varolan hakim durumun güçlenmesidir. Kanun, hakim durumun yaratılmasını veya güçlendirilmesini kural olarak rekabetin önemli ölçüde azalmasının karinesi olarak kabul etmiş ve hakim durum yaratan veya güçlendiren bir konsantrasyonun, piyasadaki rekabeti önemli ölçüde azaltacağını varsaymıştır.

Bununla birlikte,bu iki kavram arasında mutlak anlamda bir neden-sonuç ilişkisinin bulunması şart değildir. Kanun hakim durum kavramını öngörmekle sadece bir karineye yer vermiş, bununla birlikte rekabetin önemli ölçüde azalmasına sebep olacak her hali “hakim durum” kriteri ile sınırlamamıştır. Bu düzenleme, yapılacak olan değerlendirmenin daha kesin ve ekonomik açıdan sağlam temellere dayanmasını sağlama amacını taşımakta ve hukuk güvenliği ilkesine hizmet etmektedir. Zira 7. maddeye ilişkin olarak yapılan hukuka uygunluk değerlendirmesinin konusunun somut bir davranış olmaması bir kenara, önceden bildirim ve izin sistemi, varsayımlara bağlı bir incelemeyi gerektirmekte, bu ise yapılacak incelemenin kesinlikten uzaklaşmasına yol açmaktadır. Dolayısıyla yapılacak olan değerlendirmede belirliliği sağlamak ve birleşme ve devralmayı gerçekleştirecek olan teşebbüslere hukuki güvence sağlamak amacıyla, rekabetin önemli ölçüde azalıp azalmadığının tespitinde çerçevesi az çok belli olan “hakim durum” gibi bir kriterin öngörülmesi mecburi olmaktadır.   

Bu açıdan hukuka aykırılığın belirlenmesinde başvurulacak yegane kriter,çoğu görüşe göre hakim durum kavramı değildir. Şüphesiz söz konusu işlem sonrasında hakim durumun ortaya çıkması veya güçlenmesi, pek çok durumda rekabetin önemli ölçüde azalmasına yol açacak ve söz konusu işlem hukuka aykırı olarak kabul edilecektir. Bununla birlikte, istisnai bir takım hallerde, hakim durum yaratan veya güçlendiren konsantrasyonların rekabetin önemli ölçüde azalmasına yol açmaması ihtimali de bulunabilir. Özellikle hakim durumun güçlendirilmesine yönelik olarak gerçekleştirilen işlemlerde, her durumda rekabetin önemli ölçüde azalıp azalmadığı tartışma konusu yapılabilir.

Netice olarak denilebilir ki, hakim durumun yaratılması veya güçlendirilmesinin, mutlaka rekabetin önemli ölçüde azalmasına yol açması zorunlu değildir. Buna karşılık aksi durumun, yani rekabetin önemli ölçüde azalmasının, “tek başına veya birlikte hakim durum” kavramından bağımsız olarak gerçekleşebileceğinin kabul edilmesi mümkün gözükmemektedir. Aksine bir düşünce, Kanun’da hakim durum kavramına yer verilmesindeki amaca aykırı olduğu gibi, ekonomik gerçeklerle de bağdaşmaz. Bu hususlar, hakim durum yaratılması veya hakim durumun güçlendirilmesi kavramları izah edilirken daha belirgin olarak ortaya çıkacaktır. 

2.2 Tek Başına ve Birlikte Hakimlik 

Tam olarak neyi ifade ettiği hususunda görüş birliği bulunmayan “birlikte hakimlik” kavramının, kendine has özellikleri olan oligopol piyasalarının denetlenmesinde bir araç olarak kullanıldığını söylemek mümkündür. Oligipol yapıdaki piyasalarda faaliyet gösteren az sayıda teşebbüs, birbirlerinin piyasa stratejilerini önceden kestirebilme imkanına sahip olmaları nedeniyle, birbirleriyle rekabete girmekten kaçınmakta ve aralarındaki bu bağımlılık ortamı, bu teşebbüslerin kendiliklerinden uyumlu davranışlarda bulunmalarına neden olmaktadır. Bu uyumlu davranış neticesinde bu teşebbüsler birlikte hakim gibi davranmakta ve bu durumu rekabetin sınırlandığı piyasalara benzer neticeler meydana getirmektedir.

Avrupa Birliği Hukukunda, “birlikte hakimlik” kavramı bazı olaylarda uygulanmakla birlikte, henüz kesin bir yaklaşımın bulunduğunu söylemek güçtür. Dolayısıyla oligopol piyasalarının “birlikte hakimlik” kavramı ile kontrol edilmesi, halen Rekabet Hukukunun tartışmalı konularından birisi olmayı sürdürmektedir.

Konsantrasyon neticesinde ortaya çıkan oligopol ve de özellikle “düopol” durumunu birlikte hakimlik kavramı çerçevesi içerisinde değerlendirilmekte ve hatta teşebbüslerin birlikte hakim olduklarının kabul edilebilmesi için, aralarında yapısal bir bağın bulunması koşulu dahi aranmamaktadır. Buna karşılık birlikte hakimliğin tesis edilmesinde, ilgili piyasanın potansiyel rekabete kapalı olması, talep yapısının katı ve sabit olması gibi, bir takım özellikler de değerlendirmede dikkate alınmaktadır.  

Özellikle az sayıda ve birbirine yakın güçte teşebbüslerin bulunduğu piyasalarda, bu teşebbüsler arasında gerçekleşen bir konsantrasyonun tek başına hakimliğe yol açmaksızın rekabetin önemli ölçüde azalmasına yol açması mümkündür[viii]. Özellikle giriş engellerinin yüksek olduğu ve müşteri bağımlılığının bulunduğu piyasalarda, bu durum belirgin olarak ortaya çıkar. İşte piyasadaki rekabetin önemli ölçüde azalmasına karşılık, tek başına hakimliğin gerçekleşemediği hallerde kullanılabilecek tek kontrol vasıtası, “birlikte hakimlik” kavramıdır.         

2.3. Hakim Durum Yaratılması 

Konsantrasyona taraf olan teşebbüslerin, söz konusu işlem öncesi hakim durumda olmamalarına karşın, işlemden sonra ortaya çıkan teşebbüsün hakim duruma gelmesi halinde, kural olarak ilgili piyasadaki rekabetin önemli ölçüde azalacağı söylenebilir. Zira hakim durum, piyasadaki üstün ekonomik gücü ifade eder ve bu ekonomik güç, piyasadaki rakipleri ve arz, üretim ve fiyat gibi unsurları dikkate almaksızın, rekabetin kısıtlanmasına imkan verecek nispettedir. Piyasalarda herhangi bir kapasite artışı olmaksızın bu oranda gerçekleşen büyümeler, piyasadaki rekabet süjelerinin azalmasına yol açmakta ve bu durum, rekabet teorisi açısından istenmeyen bir piyasa yapısını ifade etmektedir.  

            2.4. Hakim Durumun Güçlendirilmesi 

Hakim durumun güçlenmesi, hakim durum yaratılması durumundan daha farklı bir değerlendirmenin yapılmasını gerektirir. Zira bu halde, piyasadaki rekabet zaten istenmeyen bir düzeyde bulunmakta ve bu düzey, konsantrasyon sonrasında daha da azalmaktadır. Şüphesiz hakim durumun güçlendirilmesi de, hakim durum yaratılması gibi prensip olarak rekabetin azalmasına yol açan bir durumdur. Buna karşılık azalmanın derecesi, konsantrasyonun niteliğine göre farklılıklar gösterebilir. Hakim durumdaki bir teşebbüsün, çok ufak bir piyasa payı olan veya tamamen farklı piyasalarda faaliyet gösteren bir teşebbüsü kontrolü alması ile, kendisine yakın güçteki bir teşebbüsü devralması arasında, rekabet üzerinde ortaya çıkacak etki bakımından oldukça büyük farklılık bulunmaktadır. Oysa güçlenme kavramının genişliği nedeniyle, bu iki durumun da madde kapsamında değerlendirilmesi gerekmektedir. İşte bu nedenle, özellikle hakim durumun güçlendirilmesi bakımından, somut olayda rekabetin önemli ölçüde azalıp azalmadığının ayrıca belirlenmesi ve değerlendirmenin bu husus dikkate alınarak yapılması gerekmektedir. 

TEKELLEŞMEYE KARŞI ÇEŞİTLİ ÜLKELERDE UYGULANAN ANTİTRÖST POLİTİKALAR 

Sermaye birikimine parallel olarak firmaların giderek büyümeleri ve aralarında açık ya da zımmi anlaşma yaparak tekelleşmeleri,tekelleşmeye karşı yasal düzenlemeleri gündeme getirmiştir.Firmaların aralarında anlaşarak rekabeti engelleme çabalarına karşı ilk yasal düzenleme,19. yüzyılın sonlarına doğru ABD’de yapılmıştır.

ABD’de 1980 yılında,firmalar arasındaki her türlü birleşme ya da anlaşmayı(açık veya zımmi)yasaklayan Sherman Kanunu kabul edilmiştir.Müdaheleyi engellemeye yönelik uygulamalara engel olma amacıyla dünyada çıkarılan ilk antitröst kanunu olan Sherman Kanunu,getirdiği yasaklara uymayanlara para (1 milyon dolara kadar) ya da hapis (3 yıla kadar) cezalarının ayrı ayrı ve gerektiğinde de birlikte uygulanmasını öngörmüştür.

İfadesi biraz muğlak olan Sherman Kanunu’nun aksayan yönlerini düzeltmek amacıyla yeni antitrust kanunları birbirini izlemiştir.Bu kanunların kayda değer olanları arasında 1914 yılında çıkarılanClayton Kanun ile Federal Ticaret Komisyonu Kanunu’ndan söz edilebilir.

Clayton Kanunu,rekabeti engelleyici durumları tespit ve yargıya aksettirmeklegörevli savcılarınyetkilerini arttırırken aynı zamanda rekabetiengellemeye yönelik girişimlerin bile yasaklanmasını öngörüyordu.Yasakların girişimler arasında fiyat ayrımı yapılması,başkalarını dışlayan bağlantı yapılması vb. sayılabilir.

Clayton Kanunu’nun aksayan yönleri ve eksikliklerin zamanla yeni çıkarılan kanunlarla giderilmeye çalışıldığı gözlenmektedir.1948’de Clayton Kanunu’nda Robinson-Palman düzenlemeleri yapılmıştır.

1950’de çıkarılan Celler-Kefauver Kanunu ile de Clayton Kanunu’nda öngörülmemiş olan, bir firmanın bir başka firmanın hisselerini ele geçirmesiyle oluşan oy tröstünü yasaklayan yeni düzenlemeler yapılmıştır.   

ABD’de 1890’dan itibaren rekabeti engelleyici her türlü çabayı yasaklayan kanunlar çıkarılırken,birçok Avrupa ülkesinde de benzer kanunların çıkarıldığı gözlenmektedir.Öte yandan
Avrupa birliği’ni (o günkü adıyla Avrupa ekonomik Topluluğu) oluşturan 1957 yılında imzalanan Roma antlaşmasının 85 ve 86. maddelerinde,Birlik bünyesindeki şirketlerin tekelleşerek tüketici aleyhine haksız rekabet yapmaları yasaklanmıştır.
 

SONUÇ 

Görüldüğü üzere rekabet,rekabetin tam zıttını ifade eden tekel,bu tekellerin günümüzde yaygın olarak görülen türü olan  oligopoller ve oligopol piyasaları ülkeleri ve ekonomi politakası yapıcılarını çeşitli düzenleme ve uygulamalara itmiş rekabeti gerçekleştirmek,haksız rekabeti önlemek için kanunlar çıkarılmış özel kurumlar tesis edilmiştir.Oligopol  piyasaları sonucu üretimde,kaynak dağılımında,yenilikte etkinlik sağlanamamakta bu da sağlıksız bir ekonomiye işaret etmektedir.Dolayısıyla ülkeler bu duruma karşı antitrust politikalar uygulamaktadırlar.Rekabet Hukuku, Rekabet Kurulu gibi kavram ve olguların meydana gelişlerinin temelinde de bu sebepler yatmaktadır. 

 



[1] HAYEK, Law, Legislation and Liberty, Political Order of Free People, c.III, London, 1982, 68.

[2] Ibid 69.

[3] SCHERER, Industrial Market Structure and Economic Performances, Boston, 1980,4.

[4] STIGLER, Perfect Competition, Historically Contemplated, Chicago, 1965, 234.

[5] SMITH, An Inquiry into the Nature and Causes of Wealth of Nations, New York, 1973, 56-57.

[6] ibid 126,342.

[7] ibid 60.

[8] ibid 115.

[9] SCHERER, Industrial Market Structure, 10.

[10] AGNEW, Competition Law, London, 1985, 38 ; BORK, Antitrust Paradox, A Policy at War with Itself, New York, 1978, 61

[11] STIGLER, The Theory of Price, New York, 1966, 87.

[12] ibid. 88.

[13] HAYEK, Individualism and Economic Order, London, 1949, 92-98.

[14] HAYEK, The Political Order of Free People, 68.

[15] MANSFIELD, Microeconomics, Theory and Application, New York, 1979,196; REYNOLD, Microeconomics, Illinois, 1982, 121-123; LIPSEY- STEINER, Economics,  New York, 1981, 223; SCHERER, Industrial Market Structure,11,12.

[16] MANSFIELLD, 197; REYNOLD, 121; AGNEW, 28.

[17] SCHERER, Industrial Market Structure, 10; STIGLER, The Theory of Price, 86.

[18] Bu, üniversitelerarası seçme sınavına giren öğrenciler arasında da açıkca gözlenir. Her bir öğrenci, gerçekte rakip olmakla beraber, birbirlerini hasım olarak kabul etmezler. Mümkün olsa, sınav sırasında yardımlaşma yoluna dahi başvururlar. Bu davranış, günlük hayattaki rekabet kavramı ile modern rekabet kavramı arasındaki farktan kaynaklanır.

[19] STIGLER, The Price Theory, 88; REYNOLD, 121,122.

[20] SCHERER, Industrial Market Structure, 10.

[21] Theater Enterprises, Inc. v. Paramount Films Distribution Corp., 346 US. 537 (1954)

[22] CHAMBERLIN, The Theory of Monopolistic Competition, Cambridge, 1946,47; STIGLER, Monopolistic Competition in Retrospect, The Organisation of Industry, Chicago, 1983, 310,311

[23] AGNEW, 28; MANSFIELD, 196.

[24] SAMUELSON, İktisat, Ankara, 1965, 42,43 (Çeviren Demirgil)

[25] American Column and Lumber Co. v. United States, 257 US. 377, 42 S.Ct. 114 (1921); Mapple Flooring Manufacturers Association v. United States, 268 US. 563, 45 S.Ct. 578 (1925).

[26] HAYEK, The Political Order of a Free People, 70.



[i] Normal şartlar altında, bir konsantrasyon bu üç halden birine girmesi gerekirken bazı hallerde birden fazla konsantrasyon türünün özellikleri birada görülebilir. Örneğin, ilgili mal piyasasının dikey bazında da faaliyet gösteren teşebbüs ile, bu piyasaların herhangi birinde faaliyet gösteren başka bir teşebbüs arasındaki birleşmeler hem dikey, hem de yatay birleşme özelliği gösterebilir  (<Brown Shoe Co.-United States. US., 370, 294 (1962)>).

[ii] Örneğin Avrupa Birliği Hukukunda Komisyon, henüz herhangi bir dikey konsantrasyona ilişkin yasaklama kararı vermemiştir. Buna karşılık Amerikan hukukunda, özellikle 1960 ve 70’li yıllarda, devralan teşebbüsün ekonomik gücü ve büyüklüğüne bağlı olarak, çeşitli yoğunlaşmalar (<Reynolds Metal Co.-Federal Ticaret Komisyonu, 309 F.223, (1962), Protector&Gamble Co.- Federal Ticaret Komisyonu, 386 US., 568, (1967)>) hakkında yasaklama kararları verilmiş ve bunların tasfiyesi de dahil olmak üzere, çeşitli yaptırımlar uygulanmıştır.   

[iii] “Product extension merger”; “product extension concentrations”

[iv] “Market extension merger”; “market extension concentrations”

[v] Örneğin genel olarak yazılı basın piyasasında faaliyet gösteren bir teşebbüsün, görsel basın piyasasında faaliyet gösteren bir teşebbüsle birleşmesi veya makyaj malzemeleri üreten bir teşebbüsün, vücut veya saç bakım malzemeleri üreten bir teşebbüsle birleşmesi bu kapsamda değerlendirilebilir.

[vi] “Pure Conglomerate Concentrations”

[vii] Konsantrasyona taraf olan teşebbüslerden birinin veya daha fazlasının ekonomik açıdan güçlü teşebbüsler olması, şüphesiz bu konsantrasyonun rekabete olan olumsuz etkisini artırmaktadır. Bu çerçevede, aykırı bir konsantrasyonda taraflardan birinin büyük olmasının, devralınan (hedef) teşebbüsün (target enterprise) faaliyet gösterdiği piyasadaki aktüel ve potansiyel rakipler için caydırıcı sonuçlar doğuracağı ve bu durumun, piyasadaki rekabetin azalmasına yol açabileceği genel olarak ifade edilmektedir (Kintner, sh.97; Whish/Sufrin, sh.669).    

[viii] Somutlaştırmak gerekirse, müşteri bağımlılığının yüksek olduğu, giriş engellerinin yüksek olduğu ve bu sebeple potansiyel rekabetin olmadığı, ve birbirine yakın piyasa paylarına sahip az sayıda teşebbüsün faaliyet gösterdiği bir piyasada, teşebbüslerin piyasa paylarının; %7, 9, 10, 17, 20 ve 22 olduğunu varsayalım. Bu teşebbüslerden %7, %9 ve %10’luk paya sahip olan teşebbüslerin birleşmeleri halinde; yeni piyasanın kompozisyonu; %17, %22 ve %26 olacak ve piyasadaki rekabet önemli ölçüde azalacaktır. Oysa ki bu durumda, herhangi bir teşebbüsün tek başına hakim olduğunu söylemek güçtür. Piyasa dar oligopol niteliğini kazanmakta ve böyle bir piyasa yapısı, teşebbüsler arasında bağımlılığın ortaya çıkmasına zemin hazırlamaktadır. Dolayısıyla, genel görüşe göre bu tip istisnai durumlarda, birlikte hakimlik kavramı vasıtasıyla, rekabet açısından arzulanmayan oligopol yapı, henüz oluşmadan kontrol edilebilir.

                                                                                                                                              Ömer Faruk Sapan