İÇİNDEKİLER
BÖLÜM 1 : REKABET KAVRAMI, REKABETE
EKONOMİ BİLİMİNİN TARİHSEL
SÜZGECİNDEN BAKIŞ,REKABETTEN BEKLENEN FAYDALAR, REKABET POLİTİKASI
1.
REKABET KAVRAMI, REKABETİN EKONOMİ BİLİMİ İÇERİSİNDE GEÇMİŞTEN
GÜNÜMÜZE YORUMU
2.
REKABETTEN BEKLENEN FAYDALAR
2.1.
Genel Olarak
2.2.
Tüketicilerin Korunması
2.3.
Rekabetin Sosyal Amacı
2.4.
Rekabetten Beklenen Siyasal Faydalar
2.5.
Rekabetten Beklenen Ekonomik Faydalar
2.5.1.
Üretimde Verimlilik
2.5.2.
Kaynak Dağılımında
Verimlilik
2.5.3.
Yenilikte Verimlilik
3.
REKABET POLİTİKASI,GEREKLİLİĞİ VE UNSURLARI
BÖLÜM 2 : REKABET, REKABET HUKUKU VE
EKONOMİ ÜÇGENİ
1.
REKABET HUKUKU
2.
REKABET HUKUKU İLE EKONOMİ BİLİMİ ARASINDAKİ İLİŞKİ
2.1.
Genel Olarak
2.2.
Tam Rekabet Piyasasında Fiyatın Oluşumu
2.3.
Tekel Piyasasında Fiyatın ve Arz Miktarın Belirlenmesi
BÖLÜM 3 : OLİGOPOL PİYASALARI VE
REKABET
1.
GENEL OLARAK
2.
OLİGOPOL PİYASASINDA FİYATIN OLUŞMASINA İLİŞKİN GÖRÜŞLER
3.
ENDÜSTRİDEKİ KARLILIK DÜZEYİ
VE LERNER ENDEKSİ
BÖLÜM 4 : REKABET HUKUKU
PENCERESİNDEN OLİGOPOL PİYASALARINA BAKIŞ
1.
KONSANTRASYON
1.1.
Kavram
1.2.
Türleri
1.2.1.
Yatay Konsantrasyon
1.2.2.
Dikey Konsantrasyon
1.2.3.
Karma Konsantrasyon
1.3.
Konsantrasyonların
Değerlendirilmesi
1.3.1.
Genel Olarak
1.3.2.
İlgili Piyasa
2.
HAKİM DURUM
2.1.
Genel Olarak
2.2.
Tek Başına ve Birlikte
Hakimlik
2.3.
Hakim Durum Yaratılması
2.4.
Hakim Durumun
Güçlendirilmesi
BÖLÜM 5 : TEKELLEŞMEYE KARŞI ÇEŞİTLİ
ÜLKELERDE UYGULANAN ANTİTRÖST POLİTİKALAR
BÖLÜM 6 : SONUÇ
REKABET KAVRAMI, REKABETE EKONOMİ BİLİMİNİN TARİHSEL
SÜZGECİNDEN BAKIŞ,REKABETTEN BEKLENEN FAYDALAR, REKABET POLİTİKASI
1.
REKABET KAVRAMI, REKABETİN EKONOMİ BİLİMİ İÇERİSİNDE GEÇMİŞTEN
GÜNÜMÜZE YORUMU
Rekabet, sosyal hayatta kimin daha iyi olduğunun bilinmediği
durumlarda, bunu belirleme yoludur.
Ekonomik
yaşamda olduğu gibi, sosyal yaşamın diğer bölümlerinde de, rekabet bize
belirli bir durumda kimin başarılı olduğunu gösterirken, kişiler üzerinde de,
en iyi ikinci olandan da başarılı olmak için daha çok gayret göstermek gibi
bir etki yapar.
Rekabet kişileri, bilgi ve becerelerinin tümünü kullanmaya
teşvikte, bilinen en etkin yoldur.
Kişilerin, diğerlerinden daha başarılı olmak için tüm faydalı
bilgi ve becerilerinden yararlanması da toplumsal bir kazançtır ve en iyinin
tesbiti usulü olan rekabet, en fazla yeni toplumsal değerin de ortaya çıkmasını
sağlar.
Ekonomi biliminde, rekabetin biri alıcı ve satıcıların davranışları,
diğeri de alıcı ve satıcıların faaliyet gösterdikleri piyasa yapısı ile ilgili iki
farklı anlamı vardır.
Rekabet kavramı, klasik ekonomi teorisi bakımından çok önemli ise
de, klasik ekonomi teorisi içinde rekabet kavramı üzerinde durulmamış ve bunun
sonucu olarak da rekabet, varlığı sezgi yolu ile algılanan bir kavram olarak
kalmıştır.
Başlangıçta, ekonomi biliminde de bu kavram, günlük dilde kullanıldığı şekli
ile yer almış ve iki ve daha fazla kişi arasındaki
hasım olma durumunu ifade etmek için kullanılmıştır.
Liberal ekonominin kurucularından Adam Smith, rekabeti bir yarışmadaki
hasımların davranışlarına benzetmiş ve bunun mal miktarının sınırlı olmasından
kaynaklandığını ileri sürmüştür. Smith rekabeti, firmaların piyasadaki değişikliğe uyum sağlama
faaliyeti olarak görür.
Smith'e göre rekabet,
teşebbüslerin kâr elde etmek için, diğerlerinin faaliyetlerini zorlaştırma
olarak tanımlanabilir. Smith'in rekabet için yaptığı
kendi çıkarları uğruna ve diğerlerinin aleyhine davranmak şeklindeki tanımı,
günümüzda terkedilmiş olmakla beraber, Smith'in bazı gözlemleri modern ekonomi
biliminin gelişmesine önemli katkıda bulunmuştur. Smith, rekabetin
piyasaya ilişkin bilgilerin herkese açık olduğu
ve piyasaya girişin serbest olduğu bir ortamda, gerçekleşebileceğini
ifade etmektedir.
Ekonomi biliminde, XIX. yüzyıldan bu yana,
matematiksel düşüncenin uygulanmaya başlaması, rekabet sözcüğüne farklı bir
içerik kazandırmıştır.
Modern ekonomi teorisinde rekabet ile kastedilen, malın
fiyatının arz ve talebe göre belirlendiği ve faaliyet gösterenlerin
kişiliklerinden bağımsız bir piyasa şeklidir.
Stigler rekabeti, "her bir alıcının sonsuz miktarda
talep ile karşılaştığı piyasa", şeklinde tanımlamıştır.
Stigler'e göre, rekabet piyasasından ya da sadece rekabetten
söz edebilmek için, çok sayıda alıcı ve satıcıların bulunması, ilgili herkesin
piyasa hakkında bilgi sahibi olması ve malın bölünebilir ve homojen olması
gerekir.
Modern ekonomi teorilerinin rekabete verdiği bu anlam,
rekabetin günlük yaşamda kullanıldığı şekilden daha sınırlıdır.
Her
ne kadar Hayek, Stigler'in bu görüşünü, gerçekleşmesi
mümkün olamayacak faraziyelere dayandığı gerekçesi ile eleştirmiş
ve rekabeti en iyinin tesbiti usulü olarak tanımlamış
ise de, liberal ekonomistler arasındaki baskın görüş, rekabetin, piyasa
yapısına ilişkin bir niteleme olduğu yönündedir.
Ekonomi teorileri bakımından piyasa yapısı ile sınırlandırılmış olan rekabet
kavramı, hasım olmak durumunu içermemekte ve firmaların hasım olmaları tam
rekabet kavramının
içinde yer almamaktadır.
Ekonomi bilimine göre rekabet,
bilgi akışının tam, malın homojen ve hiçbir alıcı ve satıcının kendi başına
fiyatı ve toplam arz miktarını etkilemek gücüne sahip olmadığı bir piyasa şekli
olarak tanımlanabilir.
Rekabet Hukukunun konusu da, rekabet koşullarının
gerçekleştirilmesi için gerekli tedbirlerin alınması ile bu koşulların
gerçekleşmediği piyasalarda faaliyet gösteren teşebbüslerin, rekabet piyasasında
faaliyet gösteriyormuş gibi davranmalarını sağlamaktır.
Bu
sebepten de, teşebbüslerin rekabet şartlarını bozmağa yönelik faaliyetleri kadar rekabet şartlarının gerçekleşmediği piyasalarda,
piyasayı kontrole yönelik faaliyetler de Rekabet Hukukunun kapsamına girer.
Örneğin, oligopol piyasasında rakip teşebbüslerin birbirlerine
üretime ve fiyata ilişkin bilgiler vermesini, Amerika Birleşik Devletler Yüksek
Mahkemesi, rakip teşebbüslerin anlaşarak rekabeti ortadan kaldırması ve Rekabet
Hukuku kurallarının ihlali olarak nitelendirmiştir.
Oysa, saf ekonomi teorisi bakımından ele alındığında, oligopol piyasasında
ekonomik bağımlılık sebebi ile rekabetin yok olduğu ve mevcut olmayan
rekabetin kısıtlanmasının da mümkün olmayacağı şeklinde bir düşünce akla
gelmekte ise
de, hukuk politikası bakımından rekabet için gerekli olan sayıda alıcı ve
satıcının bulunmadığı durumlarda da, rakip olan teşebbüslerin rekabet
piyasasında faaliyet gösteriyormuş gibi davranmaları ve karar vermeleri
beklenmektedir. Bu da bizi, Kanunkoyucuların rekabet sistemini hangi
sebeplerden dolayı vazgeçilmez
kabul ettiklerini
araştırmağa sevk eder.
2.
REKABETTEN
BEKLENEN FAYDALAR
2.1.
Genel Olarak
Günümüzde serbest piyasa ekonomisi
genel kabul görmüş bir iktisadi düzendir.Bu düzenin varlığı için başka hiçbir
unsur rekabet kadar stratejik öneme sahip değildir. Çünkü rekabet, iktisadi
etkinliğin gerçekleşmesini sağlamakta; buna bağlı olarak sosyal ve siyasal faydalar
ortaya çıkmaktadır.
2.2.
Tüketicilerin Korunması
Rekabetin, üretim verimliliği ve teknik
gelişmeleri teşvik ederek ve kâr hadlerine sınırlamalar getirerek,
tüketicilerin daha az para ödemelerini temine yönelik olduğu ileri
sürülmektedir. Kaynak kullanımında etkinlik de dahil olmak üzere rekabetin
ekonomik sonuçlarının tüketiciler üzerindeki bütün etkileri, tüketiciler yararınadır.
2.3.
Rekabetin Sosyal Amacı
Rekabetin sosyal yaşamdaki gelişmeleri teşvik
edici rol oynadığı ve bütün gelişmelerde önemli rolü olduğu şüphe götürmez bir
gerçektir. Rekabet, Adam Smith'in anladığı şekilde basit bir hasımlık durumu
olarak kabul edilse bile, bunun her zaman sosyal bir yanı mevcuttur. Tekelci
firmalara karşı ileri sürülen eleştirilerin başında, bu firmaların gelişmeye
olumsuz katkıları konusu gelmektedir. Piyasada tek satıcı durumunda olan
tekelci firma, fiyat ve arz miktarını tesbit edebileceği gibi, arz edilen malın
kalitesini de kontrol eder. Kârını maksimalize etmek isteyen tekelci firmanın,
yeni araştırmalara para harcaması rasyonel bir davranış değildir, çünkü
herhangi bir yenilik olmadan da, tekel kârını elde etmek olanığına sahiptir.
Böyle bir firmanın yapacağı her harcama kendi kârının azalması anlamına
geleceğinden, rekabetin kısıtlanmış olduğu piyasalarda, firmaların yeni
buluşlara ve daha iyi mal arzına yönelik faaliyette bulunmayacağı açıktır. Tam
rekabet piyasasında faaliyet gösteren firmalar açısından ise, başarılı olmak
yani diğerlerinden fazla kazanç elde etmek, farklılaşmaya, yani yeni bir
buluşa, daha iyi ürüne, ya da diğerlerinden daha verimli faaliyet göstermeğe
bağlıdır. Bütün bunlar da tam rekabet piyasasında faaliyet gösteren
teşebbüslerin araştırma ve geliştirme faaliyetlerinde bulunmaları sonucunda
ortaya çıkar. Yenilikler, daha kaliteli ve ucuz mal tam rekabet piyasasının
doğal sonucudur. Firmaları yeniliğe yöneltici gücün rekabet olduğu kabul
edilmektedir.
Şüphesiz ki, tekelci firmaların da, topluma
yenilikler getirerek katkıda bulunmaları mümkün olabilir, ancak buna tam
rekabet piyasasında ki kadar sık rastlanmaz ve tekelci firmanın yenilikler için
harcamada bulunması, tekelin gücü ile doğru orantılıdır. Kanımızca, tekelci
firmanın faaliyet gösterdiği piyasaya yeni teşebbüslerin kolayca girmesi mümkün
ise, tekelci firma durumunu korumak amacıyla, ya piyasaya girişi zorlaştırmak
için yeni araştırmalara yönelecek, ya da fiyatını tekel fiyatının altında
tesbit ederek, diğerlerinin piyasaya olan ilgilerini azaltmağa çalışacaktır.
Rekabet piyasasının diğer bir önemli sonucu da,
ekonomik gücün tek bir elde toplanmasını önleyerek, bu gücün toplumda
yaygınlaştırılmasını temin etmesidir. Liberal devlet felsefesinin en eski ve
temel düşüncelerinden biri, toplumda yaşayan kişilerin kendilerine ilişkin
kararlarda yetkili olmaları, bu konuda devlet organlarının ve diğer kişilerin
yetkilerinin sınırlandırılmasıdır. Rekabet, ekonomik konulardaki tercihlerin
tüketiciler tarafından yapılmasını sağlar. Rekabetin kısıtlandığı piyasalarda
ise, üretim miktarı ve fiyatın tesbitinde arzedilen malın tüketiciler
bakımından ne şekilde değerlendirildiği önemli değildir. Ekonomik tercihlerin
tüketiciler yerine, tekelci firma ya da rekabeti kısıtlayan teşebbüsler
tarafından yapılması, ekonomik güce sahip olanların siyasi hayatta egemen
olmasını da sağlar. Özellikle bu husus, Amerikan Rekabet Hukuku Kanunları kabulü
sırasında ileriye sürülmüş, ve Senatör Shearman, ilk Rekabet Hukuku Kanununu
teklif ederken, bunun bir özgürlük bildirgesi olduğunu ifade etmiştir. Yüksek
Mahkeme de rekabetin "demokratik, politik ve sosyal müsseselerin korunmasında"
önemli bir rol oynadığını açıkça kabul etmektedir.
Tekel piyasasının, ekonomik diktatörlüğe yol
açacak olmasına karşılık, rekabet ekonomik etkinliği topluma yaygınlaştırarak
adil bir toplumun oluşmasına katkıda bulunur. Karar vermede ve sorumluluğun tek
elde toplanmasına engel olmada en etkili yöntem tekellerin ve kartellerin
faaliyetlerine son verilmesidir. Robert Pitofsky, ekonomik hayatın birkaç
firmanın kontrolüne geçmesi durumunda, tüketiciler gibi devletin de ekonomik
hayattaki etkinliğinin ortadan kalkacağını ileri sürmektedir.
Pitofsky, rekabet sistemi ile demokrasinin
ayrılmaz iki kavram olduğunu, totaliter sistemlerde ise ekonomik hayatın tek
elden yönetildiğini ve rekabet dışında bir sistemin liberal (özgürlükçü)
demokratik sistem ile bağdaşmayacağını ifade etmektedir. Rekabetin, liberal
demokratik sistemin vazgeçilmez bir şartı olduğunda şüphe yoktur. Yüksek
Mahkeme de, Rekabet Hukuku kanunlarını, "Magna Carta" ve "Bill
of Rights" ile karşılaştırmakta ve hiçbirinden vazgeçmenin mümkün
olmadığını belirtmektedir.
Rekabetin, sosyal bakımdan diğer bir etkisi de,
seçme ve fırsat özgürlüğünü tam olarak karşılamasıdır. Rekabetin kısıtlandığı
piyasalar ile tekel piyasasında, tüketecilerin seçme özgürlükleri fiilen
sınırlanır. Rekabet piyasasında, rakip firmaların arz ettiği mallar arasından
dilediğini seçme ve dilediği firma ile sözleşme yapmak durumunda olan
tüketiciler, tekel piyasasında bu olanaktan yoksundurlar. Rekabetin
kısıtlanması, tüketicilerin seçme hakkını ortadan kaldırır.
Rekabet, piyasaya girişte hiç bir engelin
bulunmadığı bir sistem öngörür. Yani, rekabet piyasasında, yeni teşebbüslerin
piyasaya girmelerinde hiçbir sınır yoktur ve kişiler, kendi yetenek, beceri ve
bilgileri çerçevesinde diledikleri faaliyeti yapabilirler. Rekabetin
kısıtlandığı piyasalarda ise, piyasayı kontrol etmekte olan teşebbüsler, kendi
ayrıcalıklı durumlarını başkaları ile paylaşmamak için reklam, mal
farklılaştırması gibi yöntemler ile piyasaya giriş engellerini artırıp
piyasaya girişi zorlaştırabilirler. Bu da, ticari hayatta fırsat eşitliğinin
bozulmasına yol açarak, toplumun kişilerdeki teşebbüs ruhundan yoksun
kalmasına neden olur. Rekabet, toplumdaki kişilerin faaliyetlerine serbestlik
getirirken, toplumun bundan azami ölçüde yararlanmaTesını temin eder.
2.4. Rekabetten
Beklenen Siyasal Faydalar
Rekabet,
ekonomik gücün tek bir elde toplanmasını önleyip, topluma yaygınlaştırarak, iktisadi
güce sahip olanların siyasi hayata da egemen olmasını engeller. Nitekim bu
husus, Amerikan Rekabet Kanunlarının kabulü sırasında özellikle belirtilmiş ve
Senatör Sherman, Kanun teklifinde, bunun bir özgürlük bildirgesi olduğunu ifade
etmiştir. Yine ABDde, Anayasa Mahkemesi (Yüksek Mahkeme) rekabetin
demokratik, siyasal ve sosyal müesseselerin korunmasında önemli bir rol
oynadığını vurgulamıştır.
2.5.
Rekabetten Beklenen Ekonomik Faydalar
Modern
iktisat kuramlarında iktisadi etkinliğin üç boyutundan
bahsedilmektedir;üretimde etkinlik, kaynak dağılımında etkinlik ve
yenilikte etkinlik. Bu üç unsuru tam olarak açıklayabilmek için, iki karşıt
kavram olarak kullanılan rekabet ve tekel piyasalarının birlikte
değerlendirilmesi gerekir:
2.5.1.
Üretimde Verimlilik
Rekabetin en önemli ekonomik yararlarından biri
de, üretimde verimliliğin teminidir. Rekabet, teşebbüsleri daha ucuza üretim
yapmağa, yani daha az kaynak kullanımı ile üretim yapmağa zorlar. Rekabet
piyasasında, fiyatın piyasadaki toplam arz ve talebe göre belirlenmesi ve bu
piyasada faaliyet gösteren firmaların piyasada oluşan fiyatı etkilemek gücünden
yoksun olması sebebi ile teşebbüslerin faaliyetlerini sürdürebilmeleri ya da
daha fazla kazanç elde edebilmeleri, daha düşük ortalama toplam maaliyete sahip
olmalarına bağlıdır. Ekonomik verimliliğin elde edilmesinde, rekabet tekel
piyasasına göre üstünlük arz eder. Teşebbüslerin daha az kaynak tüketimine
yönelmeleri, rekabetin sonucudur.
Kaynak kullanımında verimlilik ile üretimde
verimliliğin sağlanmasında tekelci firma, rekabetin yokluğu sebebi ile herhangi
bir gayret göstermez. Oysa, tam rekabet piyasasında, maaliyetini piyasa
fiyatının altına düşüremeyen firmalar, piyasadan çekilmek zorunda kalırlar.
Üretimde verimlilik ticari faaliyete devam edebilmek için şarttır.
Tekelci firma bakımından da, üretimde verimlilik
ilkesi geçerli olmakla beraber, bu aynı derecede önemli değildir. Tekelci
firmanın piyasadaki fiyatı kendi marjinal giderinin üzerinde tesbit etmesi
sebebi ile üretimde az kaynak tüketimi tekelci firma bakımından bir var olmak
sorunu değildir. Bu sebepten de, tekel piyasasında üretimde verimlilik ilkesi
nadiren gözetilir.
Üretimde verimlilik ilkesi, Rekabet Hukuku ile
Patent Hukuku çatışmasında daha da önem kazanır ve belirleyici rol oynar.
Patent hakkı sahibi ve lisans alanın, aynı buluştan ayrı ayrı yararlandığı
durumlarda, üretim verimliliğini gerçekleştiren lisans alanın ekonomiye olumlu
katkısı özellikle korunmuştur .
2.5.2.
Kaynak Dağılımında Verimlilik
Kaynak dağılımında verimlilik ilkesi, belirli bir
malın ne miktar üretileceği, toplumsal değerlerin ne şekilde tahsis edileceği
ile ilgilidir. Toplumdaki ekonomik kaynaklar sınırlıdır. Örneğin, toplumda
bütün kaynaklar kullanıldığı zaman, her bir maldan ancak belirli bir miktar
üretilebilir. Herhangi bir malın üretimi artırıldığı zaman, başka bir malın
üretiminin düşürülmesi gerekir, çünkü hammadde, işgücü, sermaye gibi toplumsal
kaynaklar sonsuz miktarlarda değildirler. Rekabet, kaynak dağılımında
verimliliğin temininde en etkili yöntemdir ve kaynakların, tüketicilerin herbir
malı elde etmek arzusu ve o mala verdiği ekonomik değere göre dağılımını
sağlayarak, genel mutluluk ve refahın artmasını gerçekleştirir.
Kaynak dağılımında verimlilik, bütün piyasalarda
fiyatın marjinal gidere eşit olması ile gerçekleşir. Herbir firmanın üretim
miktarı, piyasanın tümünü etkileyemecek kadar küçüktür ve her bir firma üretim
miktarını piyasa fiyatı ile son ürettiği malın marjinal gidere eşit olacak
şekilde belirler. Bu, rekabet piyasasında faaliyet gösteren firmaların marjinal
gelirlerinin fiyata eşit olmasının sonucudur. Oysa, tekelci firma bakımından
durum farklıdır. Tekelci firmanın bir fazla mal satması halinde elde edeceği
marjinal gelir satış fiyatına eşit değildir, çünkü fazladan arz edilen her bir
mal, fiyatın düşmesine yol açar.

Tekelci firma üretim miktarını talebe göre değil,
marjinal giderini, marjinal gelirine eşit olacak şekilde belirler ki, bu da
üretim miktarının azalmasına ve toplumsal kaynakların tahsisinde tüketicilerin
etkilerinin ortadan kalkmasına yol açar. Bu oportünite
gideri kavramının yardımı ile açıklanabilir.
Her bir malın üretimi için hammadde, işgücü
gibi çeşitli piyasa giderlerine ihtiyaç vardır. Mantıken, bunlardan herhangi birinin belirli bir iş
için kullanılması, başka bir malın üretiminde bunların kullanılamayacağı sonucunu
ortaya çıkarır. Örneğin, ayakkabı imalatında çalışan bir
işçi, o işte çalışmasa idi çanta ya da başka bir şeyin imalatında çalışıyor
olacaktı. Ayakkabı imalatında çalıştığı süre boyunca,
çanta imalatında çalışmaması ekonomik bir kayıptır. Diğer taraftan,
ürettiği ayakkabılar da iş gücünün yarattığı yeni bir değerdir ve amaç ekonomik
kayıp ve kazançların dengelenmesidir. Bu sebepten, üretilen
ayakkabının gerçek bedeli, üretilmeyen çantanın bedeline eşittir. Aynı mantık çerçevesinde, bir fabrikanın üretimi ile o fabrikanın
üzerinde bulunduğu araziden elde edilebilecek tarımsal ürünler ya da çamaşır
makinası ile kurutma makinasında üretiminde kullanılacak hammadde harcamaları
karşılaştırılarak ekonomik bir kaybın mı, yoksa kazancın mı olduğu araştırılabilir.
Bir şeyin üretilmemesinden doğan kayba ekonomi biliminde
oportünite gideri denilmektedir. Bir malın marjinal
gideri oportünite giderine eşittir.
Endüstri bir bütün olarak ele alındığında,
üretilen son maldan elde edilen marjinal faydayı, fiyat gösterir. Son malı satın alan tüketici bakımından o mal
yerine bir başka şey satın almak arasında fark kalmamıştır ve bu tüketici
açısından fiyat marjinal faydaya eşittir. Fiyatın daha yüksek
olması halinde ise, tüketici tercihini başka bir mal satın alarak gösterir.
Kaynak dağılımında verimliliğin gözetildiği bir sistemde,
marjinal gider fiyata eşittir ve genel ekonomi içinde değişik malların üretim
miktarını, oportünite gider, marjinal fayda, marjinal gider ve fiyat arasındaki
dengenin kurulması belirleyecektir.
Rekabet Hukuku ile elde edilmek istenen
fiyat ve marjinal gider arasındaki dengenin korunması, arz miktarının
tüketicilerin değişik mallara verdikleri değere göre belirlenmesidir. Rekabet piyasasında
faaliyet gösteren tek bir firma ele alındığında, fiyatın marjinal gidere eşit
olduğu görülür.

Firmanın satış fiyatını, firmanın ortalama
toplam giderinin minimum olduğu nokta belirler.
Eğer bu F1'in üzerinde ise,
piyasa fiyatının üzerinde fiyattan mal satamıyacağı için piyasayı terk edecek,
F1'in altında ise, piyasadaki yüksek kârlılık, yeni firmaları piyasaya girmeğe
sevk edecek ve arzın artması sonucunda da F1 azalarak denge noktasına ulaşılmış
olacaktır. Görüldüğü gibi, kaynak kullanımında verimlilik, alıcıların elde
edecekleri marjinal faydaya göre gerçekleşmektedir.
Rekabetin kısıtlanması durumunda ise,
üretim miktarı tüketicilerin talebine ve tekelci firmanın kârını maksimalize
etmek durumuna göre ayarlanmakta ve arz miktarı düşerken, fiyat artmaktadır. Bunun doğal sonucu da,
bazı tüketicilerin taleplerinin karşılanamaması, diğerlerinin ise daha yüksek
bir bedel ödemek zorunda kalmalarıdır. Tüketicilerden bazılarının fazla
bedel ödemek zorunda kalmaları, bu fazlalık kadar
kısmın piyasadan çekilmesine ve başka değerlerin yaratılmasına katkıda
bulunmamasına yol açar ve kaynak dağılımında verimliliğin bozulması, tüketicilerin
arzularının daha az tatmin edilmesi ile sonuçlanır. Bu
rekabetin kısıtlanmasının toplumsal bedeli ya da başka bir ifade ile, rekabetin
kısıtlanmasından toplumun görmüş olduğu zarardır. Rekabetin
kısıtlanması sonucunda fiyat tekel fiyatına yükselir.

ABC noktaları arasında kalan alan
toplumsal zararı göstermektedir.
Kaynak dağılımında verimlilik ilkesi,
matematiğin ekonomi bilimine uygulanmaya başlanması ile ortaya çıkmıştır. Bu sebepten, XX. yüzyıl öncesi gözlenen rekabeti kısıtlayıcı faaliyetleri
düzenleyen kanun ve emirnamelerde bu ilkenin etkilerine rastlanmaz. Örneğin, Roma Hukukunda rekabeti kısıtlayıcı faaliyetleri
yasaklayan Lex Julia de Annona ve Kral Zeno Emirnamesinde kaynak
dağılımında verimliliğin korunması amaçlanmamış ve rekabet sadece belirli
piyasalar bakımından düzenlenmiştir. Verimlilik ilkesinin
ortaya çıkışı ve rekabetin bunu gerçekleştirmede en etkili yöntem olarak
kabulü XX. yüzyıldaki bilimsel faaliyetler
sonucudur. Günümüzde ise, rekabetin en önemli ekonomik
sonucunun kaynak kullanım verimliliğinin gerçekleştirilmesi olduğunda görüş
birliği vardır.
2.5.3.
Yenilikte Verimlilik
Rekabetçi
piyasalarda faaliyet gösteren firmalar, piyasada kalabilmek için diğerlerinden
farklılaşmalıdır. Bunun için daha ucuz ve daha iyi bir ürüne hatta yeni bir buluşa
sahip olmalıdır. Dolayısıyla rekabetçi piyasalarda teşebbüslerin araştırma ve
geliştirme (ar-ge) faaliyetlerinde bulunmaları gereklidir. Bu nedenle, firmalar
arasındaki rekabetin etkileri yalnızca fiyatta değil; yatırım ve teknoloji alanında
da görülmektedir.Tekelci firmaların da, ar-ge faaliyetinde bulunması mümkündür.
Ancak buna rekabetçi piyasalardaki kadar sık rastlanmadığı, en azından teoriden
yola çıkarak söylenebilir. Çünkü tekelci firma, fiyat ve arz miktarını tespit
edebileceği gibi arz edilen malın kalitesini de kontrol edebilir. Karını
maksimize etmek isteyen tekelci firmanın, yeni araştırmalara para
harcaması
rasyonel bir davranış değildir. Çünkü herhangi bir yenilik olmadan da, tekel
karını elde etmek olanağına sahiptir. Böyle bir firmanın yapacağı her harcama
karının azalması anlamına geleceğinden, rekabetin olmadığı piyasalarda
firmaların yeni buluşlara ve daha iyi mal arzına yönelik faaliyetlerde
bulunmasının rekabetçi piyasalara kıyasla daha az olacağını söylemek yanlış olmayacaktır.
Ancak hemen belirtmek gerekir ki, tekelci firmanın faaliyet gösterdiği sektöre
başka firmaların girme olasılığı varsa; yani potansiyel bir rekabet mevcutsa;
teşebbüs, muhtemel rakiplerden farklılaşma güdüsü ile ar-ge faaliyetine yönelebilir.
Sonuç olarak, piyasalardaki fiili veya potansiyel rekabet firmaları ar-ge faaliyetlerine,
yani yenilikte etkinliğe yöneltmektedir.
3.
REKABET
POLİTİKASININ GEREKLİLİĞİ VE UNSURLARI
Adam Smithin serbest piyasa ekonomisi tezi, dayanağını doğal düzen düşüncesinden
almaktadır. Smithe göre doğada insanların müdahalesi olmadığı zaman, mükemmel
bir düzen vardır. Ekonomi de bu tabii hayatın bir parçasıdır; çünkü ekonomik
sistemin kurucu unsuru olan insanda rekabet güdüsü, doğal bir içgüdü olarak
bulunmaktadır. Ekonomik yaşam kendi akışına bırakılırsa, rekabet içgüdüsü ile
ferdi çıkarlarını izleyen rasyonel bireyler-ekonomik birimler piyasa sistemini
en iyiye götürecektir. Oysa bu doğal düzene yapılacak her türlü karışma ve
engelleme, özellikle de devlet müdahaleleri, sistemin dengesini bozarak mükemmellikten
uzaklaştıracaktır.
Adam Smithin 18.yyda ileri sürdüğü görünmez el kuramının makro ve mikro
düzeyde her zaman için sağlıklı ilerlemediği ilerleyen yıllarda ortaya çıkmıştır.
Makro düzeyde ekonominin karşılaştığı sorunlar 1929 buhranını yaratmış; mikro
düzeydeki problemler ise rekabet yasalarının çıkarılmasına dayanak oluşturmuştur.Gerçekten
de, Adam Smithin de fazla üzerinde durmadan belirttiği gibi, insanlar bazen doğal
rekabet içgüdüsü ile hareket etmemekte; rakip birimler işbirliği içine
girerek,piyasanın tabii işleyişini bizzat kendileri bozmaktadır. Smith böyle
bir olasılığı belirtmesine rağmen, bu duruma karşı bir çözüm geliştirmemiştir.
Bu çözüm, biraz da siyasal nedenlerle, bir asır sonra ABDde geliştirilmiştir.
Senatör Shermanın teklifinin kabulü ile modern anlamda ilk rekabet kanunu
yürürlüğe girmiştir. Bu gereklilik, zaman içinde diğer ülkeler tarafından da
farkedilmiştir. Günümüzde, liberal ekonomik sistemi benimsemiş bir çok gelişmiş
ülkede -örneğin çoğu OECD ülkesinde- rekabet yasaları ve otoriteleri mevcuttur.
Piyasaların rekabet yapısını belirleyen en önemli unsurlardan biri, rekabet
yasaları ve otoriteleridir. Ancak rekabet hukukunun yegane belirleyici olduğu
söylenemez.Günümüzde, dünya ekonomisinde büyük değişimler yaşanmaktadır.
Küreselleşme olgusu, ülkeler arasındaki iktisadi sınırların kalkmasına neden
olmaktadır. Uluslararası ticaret artmakta; yabancı ülkelerde yapılan yatırımlar
hız kazanmakta; bütün bunların sonucunda,rekabet kuralları sadece ulusal
ölçekte değil, uluslararası ölçekte de değerlendirilmeye başlanmaktadır.1980li
yıllarda başlayan özelleştirme uygulamaları da, piyasalardaki rekabet yapısını etkilemektedir.
Özelleştirme ile piyasalarda, rekabet yoluyla iktisadi etkinliğin sağlanması amaçlanmaktadır.
Ancak bunun gerçekleştirilebilmesi, özelleştirme öncesi sağlam bir hukuki ve
idari altyapı kurulmasına bağlıdır. Bunlar sağlanmaksızın yapılan özelleştirme uygulamaları,
pazardaki rekabetin bozulmasına ve ekonomik etkinlik hedefinin gerçekleşmemesine
neden olacaktır. Büyük hız kazanan özelleştirme hareketlerine rağmen,
ekonomilerde devletin ağırlığı hala devam etmektedir. Devlet gerek teşvikler,
gerekse de alımlar yoluyla mal ve hizmet piyasalarındaki rekabeti
etkileyebilmektedir. Keza, düzenleyici olarak da ekonomik yaşama müdahale
etmektedir.Rekabeti iktisadi sistemlerin temeline oturtan devletlerin, dolayısıyla
da Türkiyenin,rekabetten beklenen yararları elde edebilmek için, yukarıda değinilen
tüm bu unsurları gözönünde bulundurarak bir rekabet politikası oluşturması ve
buna göre hareket etmesi gerekmektedir. Çünkü, ancak bu şekilde mal ve hizmet
piyasalarını etkileyen sorunlar tespit edilip, bunlara sağlıklı çözümler geliştirilebilir.
REKABET, REKABET HUKUKU VE EKONOMİ ÜÇGENİ
1. REKABET
HUKUKU
Devletin, iktisadi politika araçlarıyla makro ekonomik süreçlere müdahale
etmesi ve yön vermeye çalışmasının yanısıra, çeşitli kanun ve düzenleyici
kurumlar aracılığıyla aksayan (tökezleyen) mikro ekonomik süreçlere ve tek tek
piyasaların işleyişine müdahale etmesi; tökezlemeye neden olan engelleri
ortadan kaldırarak piyasaların performansını iyileştirmeye çalışması; ekonomik
verimliliği ve toplumsal refahı ençoklaştırmanın olmazsa olmaz koşullarından
kabul edilmektedir.Rekabetin engellenmesi yönünde anlaşmalar, ticari
birliktelik yoluyla yoğunlaşma ve tekelleşme eğilimleri, ölçeğe göre artan
getirinin yol açtığı doğal tekellerin bulunduğu piyasalar rekabeti ve ekonomik
etkinliği bozan sonuçlar yaratır. Piyasadaki üretimin suni olarak azaltılması
yoluyla, fiyatların ve firma karlarının artırılması, bir taraftan
tüketicilerden üreticilere refah transferi ve net bir toplumsal refah kaybına
neden olacaktır. Diğer taraftan da,o sektördeki istihdam ve kaynak kullanımını
azaltacaktır. Daha uzun dönemde ise rekabet eksikliği, atalet, teknolojik
verimsizlik, rant-arama (rent-seeking), rantı koruma faaliyetleri için yapılan
israfçı, ekonomik değeri olmayan lobicilik, rüşvet gibi faaliyetlere yol
açacaktır.Rekabet/düzenleme otoriteleri ve yürütmekle görevli oldukları
rekabet/düzenleme yasaları genel olarak karşımıza rekabet eksikliği olarak
çıkan piyasa tökezlemesi problemlerini çözmek üzere oluşturulmaktadır.Klasik
bir şema ile bakıldığında devletin müdahalesi, piyasaların yapısını bir uçta tekelden
diğer uçta tam rekabet idealine uzanan bir spektrum üzerinde, firma davranışlarının
yoğunlaşma, yüksek fiyat ve aşırı karlara yönelmesi yerine; rekabete uygun bir
seyir içinde olmasını sağlamak şeklinde ortaya çıkmaktadır. Devletin amacı
piyasa yapılanmasından firma davranışına, oradan da piyasa performansına giden
klasik dizgede (structure-conductperformans) etkinliği ençoklaştırmaktır.
Etkinlik en genel söylemle, sosyal refahın ençoklaştırılması olmakla birlikte
bunun pratikteki ifadesi kimi zaman o piyasadaki teknolojik gelişmenin, ürün ve
süreç çeşitlemesinin ençoklaştırılmasında; yani daha dinamik ve uzun dönemli
bir verimlilik ve refah tanımının kısa dönemli ve statik bir verimlilik ve
refah tanımıyla yer değiştirmesinde ifadesini bulabilir. Sektördeki ve/veya
firmadaki yüksek,ortalama üzerindeki karlılık çoğu zaman piyasa performansı
için kötü haber anlamını taşır.Yüksek karlılık, yeni ürünler ve maliyet düşmesini
getiren yeni üretim teknolojileri sayesinde sağlanmamışsa, sadece o sektör veya
firmanın hissedarları, yönetici ve işçileri için iyi haber sayılmalıdır;
tüketiciler ve ekonominin bütünü için değil.Piyasaların tökezlediği, dolayısıyla
devletin, rekabet yasaları ve otoriteleri ile müdahale etmesinin gerektiği
durumlar şunlardır:
Tekelci Piyasalar
: Satıcı piyasada suni bir ürün darlığı
yaratır. Eksik üretim sonucu ortaya çıkan yüksek fiyatlar satıcının karını artırırken
sosyal bir refah kaybına (deadweight loss) yol açar. Çoğu durumda elde edilen
karların önemli bir bölümü, tekel rantları elde etmek veya o rantları korumak
üzere verimsiz ve israfçı biçimde harcanır (rentseeking harcamaları:
lobicilik, rüşvet, vb.). Rekabet baskısının eksikliği üretimde de verimsizliğe
ve yüksek maliyetlere yol açar (X-inefficiency).
Oligopol Piyasalar
: Satıcılar tekelci piyasa benzeri
durumları kendi aralarındaki açık veya zımni anlaşmalarla yaratabilir. Sonuç,
piyasadaki ürün darlığı, yüksek fiyatlar ve sosyal refah kaybıdır.
Doğal Tekel Halindeki Piyasalar
: Piyasadaki talebin
kaldırabileceği bütün üretim seviyelerinde ortalama maliyetlerin düşüyor olması,
üretimin en iyi tek bir firma içinde örgütlenmesinin daha verimli olacağı anlamına
gelir. Bu durumda da doğal olarak tekel durumuna gelen o firmanın tekelci
fiyatlar uygulamaması için ekonomik düzenleme gerekir. Liberal iktisadi ekolün
temel argümanı olan serbest rekabetin yerini günümüzde etkin rekabet kavramı
almıştır. Bu kavramın geçirdiği evrimde rekabet hukuku kilit rol oynamıştır. Başka
bir deyişle, serbest rekabetin toplumsal amaçlar doğrultusunda rafine
edilmesinde rekabet hukuku son derece önemli bir fonksiyonu yerine
getirmektedir.Kısacası, rekabet hukuku ve onun uygulayıcısı rekabet
otoriteleri, serbest piyasa ekonomisinin kendi evrimini sürdürebilmesi ve
piyasaların soluk almaları için gerekli kanalları açık tutan düzenlemeleri
yapmaktadır. Diğer bir deyişle, rekabet otoritelerinin fonksiyonu, yarışılabilir
piyasaların oluşturulması ve serbest piyasa ekonomisinin,sürdürülebilir bir
model olarak çalışmasına yönelik bir zemin mühendisliğidir.
2.
REKABET
HUKUKU İLE EKONOMİ BİLİMİ ARASINDAKİ İLİŞKİ
2.1.
Genel Olarak
Rekabet Hukuku, teşebbüslerin piyasadaki
faaliyetlerinin tüketiciler üzerindeki etkileri ile ilgilidir. Rekabet
Hukukunun amacı, rekabet ekonomisinin gerçekleştirmektir ki, sonuçta
tüketicilerin ihtiyaçları en az kaynak tüketimi ile gerçekleşmiş olur. Bu,
ekonomi bilimi sözcükleri ile şu şekilde ifade edilebilir: rekabet, kaynak
kullanımında ve tüketiminde verimliliği temin ve gelişmeleri teşvik ederek
tüketicilerin refahını azamiye çıkarır. Rekabetin, ekonomik sistemin temel
taşlarından birisi olması ve teşebbüslerin faaliyetlerinin tüketiciler
üzerindeki etkilerinin belirlenmesinde ekonomik verilerin önemi sebebi ile
Rekabet Hukuku ile ekonomi bilimi arasında sıkı bir ilişki mevcuttur.
Teşebbüslerin davranışlarının değerlendirilmesinde olduğu gibi Rekabet Hukuku
ile elde edilmek istenenin belirlenmesi bazı temel ekonomi teorilerinin
gözden geçirilmesini gerektirir. Bununla beraber, Rekabet Hukukunu ilgilendiren
bu teorilerin temel nitelikte olduğunu da belirtmek gerekir.
Rekabet Hukuku ile ekonomi bilimi arasındaki bağ
iki nedenden kaynaklanır. Bunlardan ilki, Rekabet Hukuku ile, rekabetin
ekonomik sonuçlarının da elde edilmesinin amaçlanmış olması, ikincisi ise piyasada
faaliyet gösteren teşebbüslerin davranışlarının değerlendirilmesinde ekonomik
bilgilerin gerekli olmasıdır. Bu ikinci tür araştırma, rekabet koşullarının
tesbitine, ele alınan olayların hayat tecrübelerine ve piyasa şartlarına göre
değerlendirilmesine, ekonomi biliminde kabul edilen piyasa türlerine ve fiyat
teorilerine bağlıdır.
Belirli bir piyasada faaliyet gösteren
teşebbüslerin rekabeti kısıtlayıp kısıtlamadıkları ya da belirli bir malın
fiyatının bir anlaşma ya da uyumlu eylem sonucu ortaya çıktığının ileri
sürülebilmesi için, sözkonusu piyasada teşebbüsler bağımsız davransaydılar,
fiyatın nasıl oluşacağının tesbitini gerekli kılar. Araştırma konumuz olan
rekabetin yatay kısıtlanması meselesinde önceden tesbiti gereken temel husus,
oligopol ve rekabet piyasalarında teşebbüslerin nasıl davrandığı ve piyasa
fiyatının oluşmasında etkili olan unsurların belirlenmesidir.
Rekabetin yatay kısıtlanması sorunundan söz
edebilmek için herşeyden önce birden fazla tarafın varlığı şarttır. Ancak,
rekabeti kısıtlayan teşebbüslerin ortak davranmalarının, tekel kârını elde
etmeğe yönelik olduğu gözönüne alınacak olursa, tekel piyasasında fiyat
teorisinin de konumuz açısından önemli olduğu sonucuna varırız. Bu sebepten,
oligopol piyasasında fiyat oluşumuna ilişkin görüşleri incelemeden önce,
birbirine zıt iki piyasa şekli olan rekabet ve tekel piyasalarında fiyat
teorisini inceleyecek ve oligopol piyasasını, bu bilgiler ışığı altında
açıklamağa çalışacağız.
2.2.Tam Rekabet Piyasasında Fiyatın
Oluşumu
Tam rekabet piyasasında mal homojendir ve çok
sayıda alıcılar ve satıcılardan herbiri, fiyat ve arz miktarı üzerinde tam
bilgiye sahiptir, ancak hiçbiri kendi başına piyasa koşullarını değiştirecek
etkinliğe sahip değildir. Piyasaya giriş ve çıkışlar serbesttir ve üretim
faktörlerinde tam akıcılık (mobilité) vardır. Bu şartların gerçekleştiği bir
piyasada fiyat, mala olan arz ve talebe göre belirlenir. Alıcılar, diledikleri
kadar malı piyasa fiyatı ile bulabilmekte, herhangi bir satıcının, fiyatı
yükseltmesi karşısında, aynı malı daha düşük fiyattan, başka bir satıcıdan
satın alabilmektedirler.
Marjinal gelir fiyata eşit olduğundan, her bir
firma ne miktarda mal üreteceğini, marjinal giderin fiyata eşite olduğu
miktarla belirler. Firmaların, üretim miktarını, marjinal gider ve fiyata göre
tesbit etmesi, toplam endüstri arzına göre çok küçüktür. Eğer piyasadaki
kârlılık diğer piyasalardan yüksek ise, bu diğer firmaların bu piyasaya girmesine
ve fiyatın aşağıya düşmesine yol açar. Firmaların, kârlarını maksimalize
etmeleri, marjinal giderin piyasa ortalama giderin altında gerçekleşmesinin
sonucu olarak arz miktarını artırabilmelerine bağlıdır.
2.3.Tekel Piyasasında Fiyatın ve Arz
Miktarının Belirlenmesi
Tekel piyasasında tek bir firmanın faaliyet
göstermesi sebebi ile, piyasadaki mal miktarını belirlemede tekelci firma tek
başına hareket eder. Tekelci firma fiyatı tesbit ederse, arzını o fiyattaki
talebe bağlı olarak oluşacaktır, yani başka bir ifade ile tekelci firma
belirlediği fiyattan dilediği miktarda mal satamaz. Fiyat ve arz miktarının
tesbitinde talep gene de belirleyici unsurdur. Ancak, tekilci firma da kârını
maksimalize etmek için üretim miktarını ayarlamak zorundadır. Kârın maksimalize
olduğu üretim miktarı, marjinal gider ile gelirin eşit olduğu noktadadır.
Fakat tekelci firmanın talep eğrisi, tam rekabet piyasasındaki firmanın talep
eğrisi gibi yatay eksene paralel değil, sağa doğru azalan lineer bir doğrudur.
Dolayısı ile, tekelci firmanın marjinal geliri, tam rekabet piyasasında
faaliyet gösteren firmanın marjinal gelirine eşit değildir .

Tekelci firma, marjinal giderin, marjinal gelire eşit
olduğu miktardan fazla ürettiği her bir birim maldan zarar eder.
Bu da onu, üretim miktarını piyasadan bağımsız olarak
belirlemeye iter.
Tekelci firma M miktarda mal ürettiği zaman maksimum
kârı elde eder. ABCD dikdörtgeni
içindeki bölge, tekel olmak sebebi ile elde ettiği kârdır. Tekelci firmanın üretim miktarı, rekabet piyasasındaki toplam
arzdan azdır; dolayısı ile fiyat daha yüksek seviyede oluşur. BDK
noktaları arasında kalan bölge ise, tekelin sosyal bedeli olduğu ya da tekelin
sebep olduğu toplumsal zararı gösterdiği ileri sürülmektedir
.
OLİGOPOL PİYASALARI VE REKABET
1. GENEL OLARAK
Çok sayıda teşebbüsün yer aldığı tam rekabet
piyasasında, teşebbüslerin anlaşarak rekabeti kısıtlamalarında çeşitli fiili
zorluklarla karşılaşılır.
Rekabeti kısıtlamaya yönelik anlaşmaya uyumun temini,
tarafların çokluğu sebebi ile güçtür. Buna karşılık, az
sayıda firmanın faaliyet gösterdiği oligopol piyasasında, anlaşma şartlarına
uyumun temini nisbeten daha kolaydır.
Oligopol piyasası, az sayıda
firmanın faaliyet gösterdiği piyasa olarak tanımlanabilirse de, daha doğru ve
amaca uygun bir tanım, piyasayı kontrol gücünün az sayıda teşebbüsün elinde
toplandığı piyasa şeklindedir. Örneğin, yüz teşebbüsün
faaliyet gösterdiği bir piyasada, bunlardan dördünün piyasa paylarının
piyasanın yüzde doksanına eşit olması durumunda, rekabet piyasası yerine
oligopol piyasasından söz etmek daha doğru olur, çünkü dört firmanın herbiri
piyasadaki fiyat ve arz miktarını etkileyecek güce sahiptir. Diğer
yandan eşit büyüklükte elli firmadan oluşan bir
piyasa, rekabet piyasası özellikleri gösterir.
Tam rekabet ve tekel piyasalarının gerçek hayat
modelleri olmakt çok, teorik modeller olması ve gerçek hayatta en yaygın piyasa
tipinin oligopol piyasası olması sebebi ile oligopol piyasasında fiyatın
belirlenmesi, rekabet hukukçuları kadar ekonomistlerin
de ilgisini çekmiştir. Ancak, oligopol piyasasında fiyatın
belirlenmesi konusunda, tam rekabet ve tekel piyasalarında olduğu gibi
genelgeçer bir teori geliştirilememiştir.
Tekel piyasasında fiyatın belirlenmesinde
tekelci firma tek başına karar verirken, tam rekabet piyasasında fiyat, arz ve
talebe göre belirlenmektedir. Buna karşılık, oligopol piyasasında faaliyet
gösteren firma, diğerlerinin de nasıl davranacağını dikkate almak zorundadır.
Bu da, oligopol piyasasında fiyatın ve üretim miktarının
belirlenmesi konusunda yaygın bir teorinin oluşmasında karşılaşılan önemli bir
engeldir. Oligopol piyasasında teşebbüsler arasındaki
bu fiili bağımlılık, hemen hemen, geliştirilen her teoride yer almış olmakla
beraber, gene de yaygın bir teorinin geliştirilmesi mümkün olmamıştır. Oligopol özellikleri gösteren bir piyasada faaliyet gösteren
firmalar, anlaşarak rekabeti kısıtlayabilecekleri gibi, kendi başlarına
hareket ederek, kendileri için en uygun fiyat ve üretim miktarını
belirleyebilirler. Teşebbüslerin anlaşmış olmaları
halinde, fiyatın tekel piyasasındaki gibi oluşacağından hiç bir kuşku yoktur.
Bu sebepten, bizi asıl ilgilendiren sorun, teşebbüslerin
bağımsız davrandığı bir oligopol piyasasında fiyatın nasıl oluştuğudur.
2. OLİGOPOL PİYASASINDA FİYATIN OLUŞMASINA İLİŞKİN
GÖRÜŞLER
Oligopol piyasasında fiyat teorisine
ilişkin ilk inceleme XIX.
yüzyılın ilk yarısında Fransız ekonomisti Augustin
Cournot tarafından yapılmıştır. Cournot, eşit büyüklükte iki
firmanın yer aldığı bir piyasayı model almış ve herbir firmanın üretim
miktarını değiştirirken, diğerinin buna tepki göstermiyeceğini varsaymıştır.
Birinci firma, diğerinin üretim miktarını sabit tutacağı
ümidiyle, kendisine en yüksek kazancı getirecek üretim miktarını belirler, bu
da matematiksel olarak endüstri toplam arzının yarısına eşittir. İkinci firma da, aynı şekilde davranarak kendisine yeni bir üretim
miktarı belirler ki, bu da, birinci firmanın yeni üretim miktarı ile ortaya
çıkan toplam üretimin yarısına eşittir. Her iki firmanın ayarlamaları
sürekli bir işlemdir ve bu, toplam üretim kapasitesinin (n/(n+1))
ine eşit oluncaya kadar devam eder. Cournot modeli, oligopol
piyasasında fiyat oluşumunu tam olarak açıklayamamış ise de, oligopol
piyasasının basitleştirilmiş bir modeli olan düopol piyasasını ele almak
bakımından önem kazanmıştır.
Cournot'nun firmaların sadece üretim
miktarını değiştirdiği varsayımı üzerine kurmuş olduğu teori, firmaların üretim
miktarının düşmesi ve dolayısı ile fiyatın artması üzerine alıcıların malların
tümünü diğer satıcıdan satın almaları ihtimalini dikkate almamıştır. Bertrand ve Edgeworth'ün
ayrı ayrı geliştirdikleri teoriler, düopol piyasasındaki teşebbüslerin
kazançlarını artırmak için fiyatlarını ayarlayacağını öngörmüştür.
Cournot'nun modeli gibi, Betrand modelinde de,
marjinal gider hiç dikkate alınmaz ve firmalar rekabet piyasası fiyatına
ulaşıncaya kadar karşılıklı fiyat indirimlerini
sürdürür. Edgeworth'ün düopol modeli, Bertrand modelinin
biraz geliştirilmiş şeklidir. Edgeworth, piyasadaki
iki firmanın bütün talebi karşılayamayacağı faraziyesinden hareket etmiş ve
birinci firmanın karşılayamadığı talep miktarı için, ikinci firmanın, fiyatı
kendisine en yüksek kazanç sağlayacak şekilde ayarlayacağını ileri sürmüştür.
Piyasada aynı mal için farklı fiyatın oluşması üzerine alıcıların daha ucuza
mal satan satıcıya yönelmeleri sonucunda fiyat,
rekabet piyasası ve tekel piyasası fiyatları arasında değişmeler
gösterecektir. Cournot ve Bertrand gibi Edgeworth'ün de,
firmaların marjinal giderlerini dikkate almamış olması, oligopol piyasasında
fiyatın oluşumunu açıklamada yetersiz kalmasına sebep olmuştur.
Gerçek hayat tecrübelerine en yaklaşan
teorilerden biri, Harvard Rekabet Hukuku ekolü üzerinde önemli etki yapan
Chamberlin'in ekonomik bağımlılık teorisidir. Bu görüş, Cournot'nun, üretim miktarını değiştiren
firmanın diğerinin üretimini sabit tutacağı varsayımı ile karar verdiğini
açıkca reddeder ve herbir firmanın kararını verirken, diğer firmaların nasıl
davranacağını da dikkate alacağını ileri sürer Bu da, oligopol piyasasında
faaliyet gösteren firmalar arasında ekonomik bağımlılığın var olduğunun
belirtisidir. Piyasadaki firma sayısı azaldıkça, tekelci
firma gibi davranma ihtimali artar ve herbir firma kendi kârını maksimalize
etmek yerine grubun en yüksek kârı elde etmesini amaçlar. Taraflar arasındaki ekonomik bağımlılık, herhangi bir anlaşma ve
uyumlu eylem olmadan da, birlikte davranmaya yol açacaktır. Tarafların, ortak çıkar için ne şekilde davranılacağını bilmeleri
yeterlidir.
Chamberlin'in ekonomik bağımlılık
teorisinde, Edgeworth ve Cournot modellerinin aksine fiyat oldukça kararlıdır. Gerçek hayat tecrübeleri
ile de uyum halinde olması sebebi ile, ekonomik bağımlılık teorisi,
hukukçuların da ilgisini çekmiş ve oligopol piyasasındaki faaliyetlerin
açıklanmasında bu teoriye oldukca sık başvurulmuştur.
Chamberlin'in oligopol teorisine en önemli
katkısı, oligopol piyasasını tekel ve rekabet piyasalarından bağımsız bir
piyasa türü olarak ele almasıdır. Ancak kendinden öncekiler gibi,
firmaların marjinal giderlerini yok ya da eşit farz etmesi eleştirilere neden
olmuştur. Chamberlin'in ekonomik bağımlılık görüşden
sonra ileri sürülen iki önemli teoriden birincisi Paul Sweezy'nin dirsekli
talep eğrisi görüşü, ikinci ise von Newmark'ın oyun teorisi görüşleridir.
Ancak, her iki teori de oligopol piyasasında fiyatın nasıl oluştuğunu değil,
belirli bir denge durumuna ulaşan fiyatın nasıl bir değişim göstereceği ile
ilgilidir.
Sweezy'ye göre, oligopol piyasasında faaliyet gösteren
bir teşebbüsün talep eğrisi lineer değil, dirsekli bir görünüm arz eder. Oligopol piyasasında faaliyet
gösteren teşebbüslerden biri fiyatı yükselttiği takdirde, diğerlerinin bunu
takip etmemekte çıkarları vardır. Fiyat aksi yönde
değiştirildiği takdirde, diğerleri de fiyatı azaltarak piyasa paylarını
korumağa çalışacaklardır. Yani, fiyat bir kez
dengelendikten sonra, oligopol piyasasında faaliyet gösteren firmanın talep
eğrisi bu fiyatın üzerinde ise esnek, altında ise serttir.

Oligopol piyasasındaki firmanın talep
eğrisi AED şeklindedir.
Fiyatın (E)'nin üzerine çıkması halinde, talep azalır, (E)'nin
altına düşmesi halinde toplam endüstri talep eğrisi ile aynı olur. Bu sebepten, fiyatın denge durumuna eriştikten sonra, değişiklik
göstermesi beklenmez. Fiyatın değişiklikleri firmaların
kazancını artırıcı unsur olmaktan çıkmıştır.
Sweezy'nin dirsekli talep eğrisi görüşü
gibi, von Neumann ve Morgenstern'in oyun teorisi de, fiyatın, belirli bir
seviyede dengeye ulaşmasından sonraki değişimi ile ilgilidir. Geniş bir uygulama alanı
olan oyun teorisi sadece ekonomik davranışlarla ilgili değildir. Çıkar çatışmalarının bulunduğu durumlarda kişilerin kararlarını
etkileyen unsurları tesbite yöneliktir. Oyun
teorisine göre, herkesin önünde belirli seçenekler vardır ve oyunun kuralları
ve değişik şartlar kişilerin davranışlarını belirler. Örneğin,
firmalardan birinin fiyatı artırması durumunda diğerlerinin izleyebileceği
iki olasılık vardır: Ya fiyat artışını takip etmek ya da fiyatı sabit tutmak.
Ancak, piyasa koşulları bu kadar basit değildir. Gerçek hayat koşullarına yaklaşıldıkca önemli sorunların ortaya
çıktığı görülür. Örnek olarak, iki firmanın yer
aldığı bir piyasada, mevcut durumda her iki firma da yılda ellişer milyon kâr
etmekte olduğunu, bunlardan birinin gizlice fiyatı indirilse, o firmanın
kârının seksen milyona çıkarken diğer firmanın kârının on milyona düşeceğini,
her ikisinin de fiyat indirdiği zaman kârlarının beşer milyon olacağını farz
edelim.
Oyunun optimal sonucu, fiyatın
değiştirilmemesi durumudur. Ancak, her iki firma da, seksen milyon kâr etmek
için fiyat azaltmağa çalışacak, sonunda beşer milyon kâr etmek durumuna
düşeceklerdir. Optimal durum kararsız bir durumdur,
çünkü her iki firmanın da fiyatı düşürerek daha fazla kâr elde etmek
olasılıkları vardır. Bu sebepten de optimal durum
kararsız bir haldir.
Oyun teorisinin de uygulanmasında önemli
sınırlar vardır. Piyasada faaliyet gösteren firmaların ikiden fazla olduğu
durumlarda, herbir firmanın davranışını tahminin yanısıra değişik
kombinasyonların ortaya çıkacak olması, oyun teorisinin uygulanabilirliğini
azaltmaktadır. Piyasadaki firma sayısını (n) olarak kabul edecek olursak, (n!) kadar durum ihtimali
ortaya çıkar. Gene de, oligopol piyasasında faaliyet gösteren
firmaların davranışlarının incelenmesine oyun teorisinin önemli katkıları
olmuştur.
Fellner de, Chamberlin'in ekonomik
bağımlılık görüşünün esas alarak, bu görüşü geliştirmeğe çalışmıştır. Fellner, oligopol
piyasasında faaliyet gösteren teşebbüslerin her zaman ortak çıkara uygun
davranmayacaklarını ileri sürmüştür. Ortak çıkar
uğruna davranmayı engelleyen etkenler farklı maliyet, piyasadaki belirsizlik
durumları, firmalar arasındaki bilgi alışverişini yasaklayan hukuki
düzenlemeler ve hepsinden önemlisi firmaların bağımsızlıklarını korumak
istekleridir. Teşebbüslerin faaliyetlerinde, ortak çıkarın
ön plana çıkması, bağımsızlığı zedeleyen bir olaydır ve bu da oligopol piyasasında,
ekonomik bağımlılık görüşünün yaygın bir uygulama alanı kazanmasını engeller.
Ortak çıkar uğruna davranmak, teşebbüsün kendi çıkarına dahi
olsa sırf bu sebepten bağımsızlığından vazgeçmesi düşünülemez.
Oligopol piyasasında fiyatın oluşumuna ilişkin çeşitli
ekonomi teorileri ileri sürülmüş ise de, bunlardan hiçbiri tekel ve tam rekabet
piyasalarındaki fiyat teorileri gibi yaygın bir kabul görmemiştir. Bunda en önemli etken oligopol
piyasasında az sayıda firmanın yer alması sebebi ile,
herbir teşebbüsün kararının diğerlerinin durumunu etkileyecek olmasıdır. Her bir firmaya göre en uygun yol, diğerlerinin zarar görmesine
neden olacağı için, diğer firmaların nasıl davranacağının sistematik bir
şekilde incelenmesi bir kehanetten ileri gitmemiştir.Oligopol piyasasında genel
bir fiyat teorisinin geliştirilebilmesi, firmaların davranış biçimlerinin
sistematize edilmesine bağlıdır. Dirsekli talep
eğrisi görüşü ve özellikle oyun teorisi bu konudaki önemli aşamalardır.
Genel kanıya göre, oyun teorisinin
uygulanmasında, ikiden fazla firmanın yer aldığı piyasalarda ortaya çıkan
ihtimallerin çokluğunun olumsuz etkisi, ekonomist ve işletme bilimcilerinin
akıllıca ve tecrübelere dayalı, gerçekçi varsayımları ile azaltılabilir. Oligopol piyasasında
fiyatın oluşumuna ilişkin ileri sürülmüş olan çeşitli görüşlerin,
basitleştirilmiş modeller için mantıken tutarlı çözümler getirdiği inkâr
edilemez. Ancak, bu basitleştirilmiş modellerin uygulanabilir
bir oligopol teorisinin ortaya çıkması için yeterli olmadığı da açıktır.
Uygulanabilir bir oligopol teorisinin yaratılabilmesi, hayat
gerçeklerine yakın bir oligopol piyasa modelinin geliştirilebilmesine bağlıdır.
Bugüne kadar da, bunu tam olarak gerçekleştiren bir
teori ileri sürülmemiştir.
3. ENDÜSTRİDEKİ
KARLILIK DÜZEYİ VE LERNER ENDEKSİ
Firma ya da firmalar,tam
rekabet koşullarında faaliyette bulunmaları halinde elde edecekleri normal
karın üzerinde bir kar elde edebiliyorlarsa,tekel gücüne sahiptirler.Bu kar
normal kardan ne kadar büyükse,tekel gücü de o ölçüde büyük demektir.
Endüstride tam rekabetten sapılmış olduğunun ve
dolayısıyla karın,normal karın ne kadar üzerinde
olduğunun saptanmasında,Lerner Endeksine başvurulur.
Lerner Endeksi = oranına eşittir.
Eğer firmalar tam rekabet koşullarında faaliyette
bulunuyorlarsa,fiyat = marjinal maliyet olacağından,Lerner endeksi de sıfır
olacaktır.Bu da tam rekabet piyasası koşullarında faaliyette bulunan firmaların
tekel güçlerinin sıfır olduğunu gösterir.Firma ya da firmalar,tam rekabetten
uzaklaştıkça,fiyat marjinal maliyetin üzerine çıkarken,Lerner endeksi büyüyecek
ve dolayısıyla tekel gücü artacaktır.O halde oligopolcü firmalar aralarında
anlaşarak,arzını control ettikleri malın fiyatını yükselttikleri oranda tekel
güçleri de artar.
REKABET
HUKUKU PENCERESİNDEN OLİGOPOL PİYASALARINA BAKIŞ
1. KONSANTRASYON
1.1. Kavram
Konsantrasyon terimiyle genel olarak ekonomik yoğunlaşma olgusu
kastedilir.
Genel olarak ifade etmek
gerekirse, ekonomik karar alma gücünün, bir başka deyişle iktisadi kontrolün,
teşebbüsler arasında el değiştirerek belirli merkezlerde yoğunlaşması ve bu
durumun, ilgili piyasada rekabet süjelerini azaltacak şekilde yapısal
değişikliklere yol açması konsantrasyon
olarak nitelendirilmektedir. Daha farklı bir ifadeyle, teşebbüsler arasındaki
birlikteliklerin sürekli, bağımsız ve kurumsal nitelik göstermesi ve bunun
piyasadaki aktüel ve potansiyel rekabetin azalması sonucunu
doğurmasıdır.
1.2. Türleri
Konsantrasyonlar, yatay, dikey ve karma olmak
üzere üç ayrı kategoriye ayrılmaktadır[i]. Bu sınıflama, ekonomik sürecin
aşamalarını dikkate aldığı gibi; faaliyette bulunulan piyasaları da göz önünde
tutmaktadır.
1.2.1.
Yatay Konsantrasyon
Rekabet Hukukunda, ilgili mal
piyasasının aynı aşamasında faaliyet gösteren veya bir başka deyişle,
birbirleriyle doğrudan rekabet halinde olan teşebbüsler arasındaki kurumsal
birliktelikler, yatay konsantrasyon
olarak nitelendirilmektedir. Bu bağlamda, aynı malın üretimi veya aynı malın
dağıtımı aşamasında, kısaca ekonomik faaliyetin aynı düzleminde faaliyet
gösteren rakip teşebbüslerin birleşmeleri, yatay konsantrasyon olarak
kapsamında değerlendirilmektedir. Şüphesiz birbirleriyle rekabet halinde olan
ve rakip konumda bulunan teşebbüsler arasında yaşanan bir birleşme, rakip
sayısında azalmaya neden olduğu gibi, bir araya gelen teşebbüslerin azalma
nispetinde büyümesine ve dolayısıyla ilgili piyasadaki rekabetin kısıtlanmasına
neden olacaktır. Bu itibarla genel olarak dikey ve karma konsantrasyonlarla
karşılaştırıldığında, yatay konsantrasyonların rekabet üzerindeki olumsuz
etkilerinin daha fazla olduğu kabul edilmekte ve Rekabet Hukuku uygulamalarında
bu tip konsantrasyonlara karşı daha katı bir yaklaşım sergilenmektedir.
Teorik olarak bu değerlendirmeler
doğru olmakla beraber, bazı hususların da altının çizilmesi gerekir. Zira bazı
hallerde piyasanın gösterdiği yapısal özellikler, yatay konsantrasyonların
rekabet açısından zararlı değil, aksine yararlı sonuçlar meydana getirmesini
sağlayabilir. Somutlaştırmak gerekirse, oligopol piyasasında faaliyet gösteren
küçük çaptaki teşebbüslerin birleşmeleri, bir taraftan piyasadaki teşebbüslerin
sayısında bir azalmaya yol açmakta, fakat diğer taraftan küçük ölçekli
teşebbüslerin büyük teşebbüslere karşı rekabet olanaklarını artırarak,
piyasadaki rekabetin gerçek anlamıyla artmasına yol açabilmektedir.
1.2.2 Dikey Konsantrasyon
İlgili mal piyasasında, ekonomik
sürecin birbirini izleyen aşamalarında faaliyet gösteren ve birbirleriyle rakip
konumunda bulunmayan teşebbüsler arasındaki kurumsal birliktelikler, dikey konsantrasyon olarak
adlandırılmaktadır. Örneğin, üretici teşebbüsün dağıtıcı teşebbüsle birleşmesi
veya üretici teşebbüsün, hammadde sağlayan teşebbüsü devralması, dikey
konsantrasyon teşkil etmektedir. Bu tür bir konsantrasyonla izlenen amaç,
ilgili malın üretimi bakımından hammaddenin veya dağıtımı bakımından satış ve
pazarlamanın kontrol edilmesidir. Teşebbüsler arasında yaşanan bu tip bir
birliktelik, genellikle rekabet açısından zararlı olarak değerlendirilmemekte[ii], ancak ilgili piyasadaki aktüel
ve muhtemel (potansiyel) rakipler için dışlayıcı bir takım etkilere yol açtığı
takdirde hukuka aykırı olarak kabul edilmektedir.Zira dikey konsantrasyonlar,
piyasa yapısında doğrudan bir değişikliğe yol açmadıkları gibi, aynen dikey
anlaşmalarda da olduğu gibi, markalar arası rekabetin güçlendirilmesi, daha iyi
bir dağıtım ağının kurulması, coğrafi piyasalara girişlerin kolaylaştırması
gibi, rekabet açısından olumlu katkılar da sağlayabilirler.
1.2.3. Karma Konsantrasyon
Rekabet Hukukunda karma konsantrasyon deyimiyle, genel
olarak birbirleriyle herhangi bir şekilde rakip olmayan ve tamamen farklı mal
veya hizmet piyasalarında faaliyet gösteren teşebbüsler arasında gerçekleşen
kurumsal birliktelikler ifade edilmektedir. Örneğin, ayakkabı üreticisi bir
teşebbüsün, bir inşaat firmasını devralması veya sabun üreten bir teşebbüsün,
bir restoran zinciriyle birleşmesi, karma konsantrasyon olarak nitelenebilir.
Bu tür konsantrasyonlar, teşebbüslerin faaliyet gösterdikleri piyasalar
arasındaki ilişkiye göre, ürün
genişlemesi[iii], piyasa genişlemesi[iv] ve saf karma konsantrasyonlar olarak üçe ayrılmaktadır. Bir
teşebbüsün, aynı mal piyasasında olmamakla beraber, yakın bir piyasada faaliyet
gösteren bir başka teşebbüsle birleşmesi ilk durumu[v], aynı mal piyasasına dahil olan
fakat, başka coğrafi piyasada faaliyet gösteren teşebbüsle birleşmesi ise
ikinci durumu ifade etmektedir. Bunların dışında kalan ve faaliyet
gösterdikleri piyasalar arasında hiçbir şekilde ilişki bulunmayan teşebbüsler
arasında gerçekleşen konsantrasyonlar ise, saf
karma konsantrasyon[vi] olarak
nitelendirilmektedir.
Doğal olarak karma
konsantrasyonların rekabete olan olumsuz etkisi, yukarıda ifade ettiğimiz diğer
türlerle kıyaslandığında en alt düzeyde kalmaktadır. Zira böyle bir
birlikteliğin, piyasa yapısını doğrudan etkilemesi mümkün olmadığı gibi,
dışlayıcı etkiler doğurması ihtimali de oldukça zayıftır. Bu itibarla, genellikle
bu tip konsantrasyonların yasaklanması söz konusu olmamaktadır. Bununla
birlikte, Amerikan Antitröst Hukukunda, karma konsantrasyonlara karşı daha
ihtiyatlı bir tutum sergilenmekte ve özellikle, konsantrasyona ekonomik açıdan
güçlü bir teşebbüsün taraf olması[vii] ve piyasalardaki muhtemel
yoğunlaşma eğilimi gibi faktörler, rekabet üzerindeki olumsuz etkinin
gerçekleştiğinin göstergesi olarak kabul edilmektedir. Ayrıca konsantrasyona
taraf olan teşebbüsler arasındaki karşılıklı ticari ilişkilerin de, bazı
hallerde dışlayıcı etki yaratarak rekabetin azalmasına yol açabileceği genel
olarak ifade edilmektedir.
1.3. Konsantrasyonların Değerlendirilmesi
1.3.1.
Genel Olarak
Yukarıda ifade edilenler çerçevesinde, bir işlemin
konsantrasyon olarak nitelendirilmesini takiben bunun
piyasadaki rekabet üzerinde
zararlı etkiler meydana getirip getirmediğini tespit etmek gerekir. Belirtelim
ki, Rekabetin Korunması Hakkında Kanunda yer alan ön bildirim ve izin sistemine
ilişkin hükümler çerçevesinde, bu tespitin yapılmasında sadece Rekabet Kurulu
yetkilidir. Kısaca ifade etmek gerekirse, yukarıda açıkladığımız özellikleri
haiz bir konsantrasyonun geçerlilik kazanması için Kurula bildirilmesi ve daha
da önemlisi izin alınması
gerekmektedir. Tebliğde öngörülen şartları haiz olan, fakat her hangi bir
şekilde hakkında izin alınmayan bir konsantrasyonun geçerlilik kazanması mümkün
değildir. Bu anlamda Rekabet Kurulu tarafından verilecek izin, konsantrasyona yol açan işlemin hukuki geçerliliği bakımından
bir tamamlayıcı unsur niteliğine sahiptir.
Kanun, yapılacak değerlendirmede, sadece piyasadaki rekabetin önemli ölçüde azaltılmasını hukuka
aykırılığın gerçekleşmesi bakımından yeterli görmemiş ve bu hususta hakim durum kavramını belirleyici kriter
olarak almıştır.Hakim durum ise, daha önce de ifade edildiği üzere,
piyasalardaki rekabet baskısını dikkate almaksızın hareket edebilmeye ve
bağımsız olarak rekabet şartlarını etkilemeye imkan veren bir ekonomik gücün
ifadesidir.
1.3.2.
İlgili Piyasa
Rekabetin azalması somut bir piyasada gerçekleşeceğine
göre, ilgili piyasanın belirlenmesi önem arzeder.Konsantrasyona taraf olan
teşebbüslerin faaliyet gösterdikleri piyasalar ve bunlar arasındaki münasebet,
rekabetin ne ölçüde etkileneceğini doğrudan ilgilendirmektedir.
Birleşme ve devralmalara ilişkin Rekabet Kurumunun çıkardığı Tebliğde
ilgili piyasa, mal ve coğrafi boyutlarıyla ele alınmış ve Avrupa Birliği
Hukukundaki prensiplere uygun olarak tanımlanmıştır. Tebliğe göre, birinci
fıkra anlamında ülkenin önemli bir bölümünden oluşan coğrafi piyasa, Teşebbüslerin mal ve hizmetlerinin arz ve
talebi konusunda faaliyet gösterdikleri, rekabet koşullarının yeterli derecede
homojen ve özellikle rekabet koşulları komşu bölgelerden hissedilir derecede farklı
olduğu için bu bölgelerden kolayca ayrılabilen bölgelerdir. Coğrafi pazar
değerlendirilmesi yapılırken, özellikle ilgili mal ve hizmetlerin özellikleri
ile tüketici tercihleri bakımından giriş engellerinin, ilgili bölge ile komşu
bölgeler arasında teşebbüslerin pazar payları veya mal ve hizmetlerin fiyatları
bakımından hissedilir bir farklılığın varlığı gibi unsurlar dikkate alınır
(md.4/4).
Tebliğ bakımından mal piyasasının tespitinde ise, Birleşme veya devralma konusu olan mal veya hizmetlerle, tüketicinin
gözünde fiyatı, kullanım amaçları ve nitelikleri bakımından aynı sayılan mal
veya hizmetlerden oluşan pazar dikkate alınır; tespit edilen pazarı
etkileyebilecek diğer unsurlar da değerlendirilir (md.4/5). Görüldüğü
üzere, Tebliğde yapılan tanım temel olarak talep ikamesini dikkate almakta,
buna karşılık piyasayı etkileyebilecek olan diğer unsurların da
değerlendirileceğini ifade ederek, arz ikamesinin de kapsam içine alınmasına
dolaylı olarak imkan vermektedir. Aynı şekilde Avrupa Birliği Hukuku
uygulamasında da, ağırlıklı olarak talep ikamesi kullanılmakta, arz ikamesi ise
ancak bazı hallerde dikkate alınmaktadır.
2. HAKİM DURUM
2.1. Genel Olarak
Rekabetin Korunması Hakkında Kanunun öngördüğü sisteme
göre, bir birleşme veya devralmanın 7. madde
kapsamında hukuka aykırı olarak nitelendirilmesinde belirleyici olan kriter,
yapılan işlem sonrasında ilgili piyasada hakim durumun ortaya çıkması veya
varolan hakim durumun güçlenmesidir. Kanun, hakim durumun yaratılmasını veya
güçlendirilmesini kural olarak rekabetin önemli ölçüde azalmasının karinesi
olarak kabul etmiş ve hakim durum yaratan veya güçlendiren bir konsantrasyonun,
piyasadaki rekabeti önemli ölçüde azaltacağını varsaymıştır.
Bununla birlikte,bu iki kavram arasında mutlak
anlamda bir neden-sonuç ilişkisinin bulunması şart değildir. Kanun hakim durum
kavramını öngörmekle sadece bir karineye yer vermiş, bununla birlikte rekabetin
önemli ölçüde azalmasına sebep olacak her hali hakim durum kriteri ile sınırlamamıştır. Bu düzenleme, yapılacak
olan değerlendirmenin daha kesin ve ekonomik açıdan sağlam temellere
dayanmasını sağlama amacını taşımakta ve hukuk güvenliği ilkesine hizmet
etmektedir. Zira 7. maddeye ilişkin olarak yapılan
hukuka uygunluk değerlendirmesinin konusunun somut bir davranış olmaması bir
kenara, önceden bildirim ve izin sistemi, varsayımlara bağlı bir incelemeyi
gerektirmekte, bu ise yapılacak incelemenin kesinlikten uzaklaşmasına yol
açmaktadır. Dolayısıyla yapılacak olan değerlendirmede belirliliği sağlamak ve
birleşme ve devralmayı gerçekleştirecek olan teşebbüslere hukuki güvence
sağlamak amacıyla, rekabetin önemli ölçüde azalıp azalmadığının tespitinde
çerçevesi az çok belli olan hakim durum
gibi bir kriterin öngörülmesi mecburi olmaktadır.
Bu açıdan hukuka aykırılığın belirlenmesinde başvurulacak yegane kriter,çoğu görüşe göre hakim durum kavramı değildir. Şüphesiz söz
konusu işlem sonrasında hakim durumun ortaya çıkması veya güçlenmesi, pek çok
durumda rekabetin önemli ölçüde azalmasına yol açacak ve söz konusu işlem
hukuka aykırı olarak kabul edilecektir. Bununla birlikte, istisnai bir takım
hallerde, hakim durum yaratan veya güçlendiren konsantrasyonların rekabetin
önemli ölçüde azalmasına yol açmaması ihtimali de bulunabilir. Özellikle hakim
durumun güçlendirilmesine yönelik olarak gerçekleştirilen işlemlerde, her
durumda rekabetin önemli ölçüde azalıp azalmadığı tartışma konusu yapılabilir.
Netice olarak denilebilir ki, hakim durumun yaratılması veya
güçlendirilmesinin, mutlaka rekabetin önemli ölçüde azalmasına yol açması
zorunlu değildir. Buna karşılık aksi durumun, yani rekabetin önemli ölçüde
azalmasının, tek başına veya birlikte
hakim durum kavramından bağımsız olarak gerçekleşebileceğinin kabul
edilmesi mümkün gözükmemektedir. Aksine bir düşünce, Kanunda hakim durum
kavramına yer verilmesindeki amaca aykırı olduğu gibi, ekonomik gerçeklerle de
bağdaşmaz. Bu hususlar, hakim durum yaratılması veya hakim durumun
güçlendirilmesi kavramları izah edilirken daha belirgin olarak ortaya
çıkacaktır.
2.2 Tek Başına ve Birlikte
Hakimlik
Tam olarak neyi ifade ettiği hususunda görüş birliği
bulunmayan birlikte hakimlik
kavramının, kendine has özellikleri olan oligopol piyasalarının denetlenmesinde
bir araç olarak kullanıldığını söylemek mümkündür. Oligipol yapıdaki
piyasalarda faaliyet gösteren az sayıda teşebbüs, birbirlerinin piyasa
stratejilerini önceden kestirebilme imkanına sahip olmaları nedeniyle,
birbirleriyle rekabete girmekten kaçınmakta ve aralarındaki bu bağımlılık
ortamı, bu teşebbüslerin kendiliklerinden uyumlu davranışlarda bulunmalarına
neden olmaktadır. Bu uyumlu davranış neticesinde bu teşebbüsler birlikte hakim
gibi davranmakta ve bu durumu rekabetin sınırlandığı piyasalara benzer
neticeler meydana getirmektedir.
Avrupa Birliği Hukukunda, birlikte
hakimlik kavramı bazı olaylarda uygulanmakla birlikte, henüz kesin bir
yaklaşımın bulunduğunu söylemek güçtür. Dolayısıyla oligopol piyasalarının birlikte hakimlik kavramı ile kontrol
edilmesi, halen Rekabet Hukukunun tartışmalı konularından birisi olmayı
sürdürmektedir.
Konsantrasyon neticesinde ortaya çıkan oligopol ve de özellikle düopol durumunu birlikte hakimlik
kavramı çerçevesi içerisinde değerlendirilmekte ve hatta teşebbüslerin birlikte
hakim olduklarının kabul edilebilmesi için, aralarında yapısal bir bağın
bulunması koşulu dahi aranmamaktadır. Buna karşılık birlikte hakimliğin tesis
edilmesinde, ilgili piyasanın potansiyel rekabete kapalı olması, talep
yapısının katı ve sabit olması gibi, bir takım özellikler de değerlendirmede
dikkate alınmaktadır.
Özellikle az sayıda ve birbirine yakın güçte teşebbüslerin bulunduğu
piyasalarda, bu teşebbüsler arasında gerçekleşen bir konsantrasyonun tek başına
hakimliğe yol açmaksızın rekabetin önemli ölçüde azalmasına yol açması
mümkündür[viii]. Özellikle giriş
engellerinin yüksek olduğu ve müşteri bağımlılığının bulunduğu piyasalarda, bu
durum belirgin olarak ortaya çıkar. İşte piyasadaki rekabetin önemli ölçüde
azalmasına karşılık, tek başına hakimliğin gerçekleşemediği hallerde
kullanılabilecek tek kontrol vasıtası, birlikte
hakimlik kavramıdır.
2.3. Hakim Durum Yaratılması
Konsantrasyona taraf olan teşebbüslerin, söz konusu işlem
öncesi hakim durumda olmamalarına karşın, işlemden sonra ortaya çıkan
teşebbüsün hakim duruma gelmesi halinde, kural olarak ilgili piyasadaki
rekabetin önemli ölçüde azalacağı söylenebilir. Zira hakim durum, piyasadaki
üstün ekonomik gücü ifade eder ve bu ekonomik güç, piyasadaki rakipleri ve arz,
üretim ve fiyat gibi unsurları dikkate almaksızın, rekabetin kısıtlanmasına
imkan verecek nispettedir. Piyasalarda herhangi bir kapasite artışı olmaksızın
bu oranda gerçekleşen büyümeler, piyasadaki rekabet süjelerinin azalmasına yol
açmakta ve bu durum, rekabet teorisi açısından istenmeyen bir piyasa yapısını
ifade etmektedir.
2.4. Hakim Durumun Güçlendirilmesi
Hakim durumun
güçlenmesi, hakim durum yaratılması durumundan daha farklı bir değerlendirmenin
yapılmasını gerektirir. Zira bu halde, piyasadaki rekabet
zaten istenmeyen bir düzeyde bulunmakta ve bu düzey, konsantrasyon sonrasında
daha da azalmaktadır. Şüphesiz hakim durumun
güçlendirilmesi de, hakim durum yaratılması gibi prensip olarak rekabetin
azalmasına yol açan bir durumdur. Buna karşılık
azalmanın derecesi, konsantrasyonun niteliğine göre farklılıklar gösterebilir.
Hakim durumdaki bir teşebbüsün, çok ufak bir piyasa payı olan
veya tamamen farklı piyasalarda faaliyet gösteren bir teşebbüsü kontrolü alması
ile, kendisine yakın güçteki bir teşebbüsü devralması arasında, rekabet
üzerinde ortaya çıkacak etki bakımından oldukça büyük farklılık bulunmaktadır.
Oysa güçlenme kavramının genişliği nedeniyle, bu iki durumun
da madde kapsamında değerlendirilmesi gerekmektedir. İşte
bu nedenle, özellikle hakim durumun güçlendirilmesi bakımından, somut olayda
rekabetin önemli ölçüde azalıp azalmadığının ayrıca belirlenmesi ve
değerlendirmenin bu husus dikkate alınarak yapılması gerekmektedir.
TEKELLEŞMEYE KARŞI ÇEŞİTLİ ÜLKELERDE
UYGULANAN ANTİTRÖST POLİTİKALAR
Sermaye birikimine
parallel olarak firmaların giderek büyümeleri ve aralarında açık ya da zımmi
anlaşma yaparak tekelleşmeleri,tekelleşmeye karşı yasal düzenlemeleri gündeme
getirmiştir.Firmaların aralarında anlaşarak rekabeti engelleme çabalarına karşı
ilk yasal düzenleme,19. yüzyılın sonlarına doğru ABDde yapılmıştır.
ABDde 1980 yılında,firmalar
arasındaki her türlü birleşme ya da anlaşmayı(açık veya zımmi)yasaklayan
Sherman Kanunu kabul edilmiştir.Müdaheleyi engellemeye yönelik uygulamalara
engel olma amacıyla dünyada çıkarılan ilk antitröst kanunu olan Sherman Kanunu,getirdiği
yasaklara uymayanlara para (1 milyon dolara kadar) ya da hapis (3 yıla kadar)
cezalarının ayrı ayrı ve gerektiğinde de birlikte uygulanmasını öngörmüştür.
İfadesi biraz muğlak olan
Sherman Kanununun aksayan yönlerini düzeltmek amacıyla yeni antitrust
kanunları birbirini izlemiştir.Bu kanunların kayda değer olanları arasında 1914
yılında çıkarılanClayton Kanun ile Federal Ticaret Komisyonu Kanunundan söz
edilebilir.
Clayton Kanunu,rekabeti engelleyici durumları tespit ve yargıya
aksettirmeklegörevli savcılarınyetkilerini arttırırken aynı zamanda
rekabetiengellemeye yönelik girişimlerin bile yasaklanmasını
öngörüyordu.Yasakların girişimler arasında fiyat ayrımı yapılması,başkalarını
dışlayan bağlantı yapılması vb. sayılabilir.
Clayton Kanununun
aksayan yönleri ve eksikliklerin zamanla yeni çıkarılan kanunlarla giderilmeye
çalışıldığı gözlenmektedir.1948de Clayton Kanununda Robinson-Palman
düzenlemeleri yapılmıştır.
1950de çıkarılan
Celler-Kefauver Kanunu ile de Clayton Kanununda öngörülmemiş olan, bir
firmanın bir başka firmanın hisselerini ele geçirmesiyle oluşan oy tröstünü
yasaklayan yeni düzenlemeler yapılmıştır.
ABDde 1890dan itibaren
rekabeti engelleyici her türlü çabayı yasaklayan kanunlar çıkarılırken,birçok Avrupa ülkesinde de benzer kanunların çıkarıldığı
gözlenmektedir.Öte yandan
Avrupa birliğini (o günkü adıyla Avrupa ekonomik Topluluğu) oluşturan 1957
yılında imzalanan Roma antlaşmasının 85 ve 86. maddelerinde,Birlik
bünyesindeki şirketlerin tekelleşerek tüketici aleyhine haksız rekabet
yapmaları yasaklanmıştır.
SONUÇ
Görüldüğü üzere
rekabet,rekabetin tam zıttını ifade eden tekel,bu tekellerin günümüzde yaygın
olarak görülen türü olan oligopoller ve
oligopol piyasaları ülkeleri ve ekonomi politakası yapıcılarını çeşitli
düzenleme ve uygulamalara itmiş rekabeti gerçekleştirmek,haksız rekabeti
önlemek için kanunlar çıkarılmış özel kurumlar tesis edilmiştir.Oligopol piyasaları sonucu üretimde,kaynak
dağılımında,yenilikte etkinlik sağlanamamakta bu da sağlıksız bir ekonomiye
işaret etmektedir.Dolayısıyla ülkeler bu duruma karşı antitrust politikalar
uygulamaktadırlar.Rekabet Hukuku, Rekabet Kurulu gibi kavram ve olguların
meydana gelişlerinin temelinde de bu sebepler yatmaktadır.