Free Web Hosting Provider - Web Hosting - E-commerce - High Speed Internet - Free Web Page
Search the Web


 
   Avrupa Parasal ve Ekonomik Birliği  

 İÇİNDEKİLER

 1.      EKONOMİK ve PARASAL BİRLİK (EPB)

      1.1.   EPB nedir?

      1.2.   EPB fikri nasıl doğdu?

      1.3.   Ekonomik ve Parasal Birlik nedir?

2.      AVRUPA PARA BİRLİĞİNİN GELİŞİMİNE DAHA AYRINTILI BİR BAKIŞ

2.1.   Ekonomik ve Parasal Birliğin Son Aşamasına Geçiş Kriterleri/Maastrict Kriterleri

2.2.   Para Politikası: Avrupa Merkez Bankası’nın rolü

2.3.   Avrupa Merkez Bankası ile Avrupa Para Enstitüsünün arasındaki farklar

2.4.   Avrupa Merkez Bankaları Sisteminin görevleri nelerdir? 

3.      EPB ve AB'YE ADAY ÜLKELER ve TÜRKİYE 

4.      TEK PARAYA GEÇİŞİN TÜRKİYE’NİN DIŞ TİCARETİ VE REEL SEKTÖR ÜZERİNDEKİ OLASI ETKİLERİ 

5.      KAYNAKÇA

 

 EKONOMİK ve PARASAL BİRLİK (EPB)

EPB nedir?

Avrupa Ekonomik ve Parasal Birliği (EPB) Avrupa'nın kırk yıldır devam eden ekonomik entegrasyonunda atılacak bir sonraki en önemli adım olmuştur. 1957 yılında imzalanan Roma Antlaşması "Avrupa halkları arasında çok daha yakın bir birlik" kurulması hedefini belirlemişti. Avrupa Tek Pazarının son aşamasına erişmek amacıyla, Avrupa Birligi (AB) Üyesi Ülkeler EPB'nin teşkil edilmesi hususunda anlaşmaya varmışlardır.

Katılımcı ülkeler arasında ekonomik anlamda daha yüksek derecede bir birlikteliğin başarılması Avrupa'nın yeni tek para birimi, euro'nun doğmasına imkan sağlamıştır. Birkaç yüzyıldır Avrupa ülkelerinin egemenliklerinin sembolü ve aracı olan para birimlerinin birleştirilmesi Roma İmparatorluğundan bu yana tarihte emsali görülmemiş ve dünyanın bir başka yerinde eşdeğeri olmayan cüretkar bir girişimdir. Uzun yıllar boyunca dikkatle ve uzun uzadıya planladıktan sonra, EPB 7 Şubat 1992 tarihinde Maastricht'da imzalanan Avrupa Birliği Antlaşmasının temel taahhütlerinden biri olmuştur.

Ekonomik ve Parasal Birlik katılımcı bütün Üye Ülkeler için avantajlar getirmektedir.EPB'nin genel avantajı Üye Ülkelerin tasarruf etmelerine imkan veren istikrarlı bir ekonomik ortamın yaratılmasıdır. Nasıl? İlk olarak, EPB euro alanı içinde para mübadelesinden doğan maliyetleri ortadan kaldırmaktadır. İkinci olarak, sağlıklı bir rekabet ortamını harekete geçiren, daha kolay bir fiyat mukayesesine imkan tanımaktadır. Burada, nihai anlamda, masraflarının daha da azaldığını görecek olan Avrupa vatandaşları ve tüketicileri kazançlı çıkacaktır. Son olarak, EPB kur riskini ortadan kaldırarak, özellikle küçük ve orta ölçekli işletmeler olmak üzere mahalli girişimciler için çok daha kazançlı bir ticaret ve yatırım ortamı getirmektedir. Nihai sonuç, büyüme ve istihdamı destekleyecek daha sağlam, yeni bir ekonomik çerçeve ile çok daha rekabetçi bir Avrupa'dır. Ayrıca, istikrarlı ve belli başlı bir uluslararası para birimi olma amacı güden euro uluslararası para sistemine de daha büyük bir istikrar fırsatı sunmaktadır. 

Ekonomik ve Parasal Birlik nedir? 

Ekonomik ve Parasal Birlik AB Tek Pazarı bünyesinde (insanların, malların, hizmetlerin ve sermayenin herhangi bir kısıtlama olmaksızın hareket ettiği) tek para birimi alanıdır. EPB ile birlikte, katılımcı bütün AB Üyesi Ülkeler için tek bir para birimi euro ve tek bir para politikası vardır. Bunun yanı sıra, ulusal ve ekonomik politikalar ülkelerin sorumluluğunda kalmaya devam etmektedir, ancak, bu politikalar ortak bir amaç ve yükümlülükler çerçevesi içinde şekillenmektedir. Özet olarak, EPB AB içinde ekonomik büyüme ve istikrar çatısını yaratmayı amaçlamaktadır.

EPB fikri nasıl doğdu?

Ekonomik ve Parasal Birliğin (EPB) oluşturulması Avrupa Birliği'nin 1960'lı yıllardan beri gerçekleştirmeyi düşündüğü bir projedir. Başlangıcı, EPB'nin Lahey'de toplanan Avrupa Zirvesi tarafından resmi bir amaç haline getirildiği 1969 yılına kadar uzanmaktadır. Hemen ardından, Werner raporu on yıllık bir sürede ekonomik ve parasal birliğin başarılması için bir plan sunmuştur. Ancak, petrol krizi, ekonomik politikalar arasındaki ayrılmalar ve doların zayıflığı nedeniyle, paraların "parasal bir yılanda" bir araya getirilmesi için başlangıçta sarf edilen çabalar sadece Almanya, Danimarka ve Benelüks ülkelerini içine alan bir düzenleme ile sonuçlanabilmiştir.1979 yılında, yeni çabalar; parasal işbirliğinde eşi görülmemiş bir gelişmeyi temsil eden Avrupa Para Sisteminin (APS) yaratılmasıyla birlikte, bu süreci yeniden başlatmıştır. Avrupa Ekonomik ve Parasal Birliği ve EURO Almanya Başbakanı Helmut Schmidt ve Fransa Cumhurbaşkanı Valéry Giscard D'Estaing'in önderlik ettigi APS katılımcı ülkelerin para birimleri arasındaki dalgalanmaları azaltarak Avrupa'da parasal istikrar bölgesi yaratmayı amaçlamaktaydı. Bu kavram ECU'ya kıyasla tanımlanan temel kurlara dayanıyordu, ki bu da Üye Ülkelerin para birimlerinin ortalamasını temsil eden yeni bir oluşumdu. 

AVRUPA PARA BİRLİĞİNİN GELİŞİMİNE DAHA AYRINTILI BİR BAKIŞ 

Uluslararası parasal istikrarı sağlamada, özellikle ilk yıllarda başarılı olan Bretton Woods sisteminin istikrarın sağlanması açısından yeterli olacağı beklentisi, Avrupa Ekonomik Topluluğunu Kuran Antlaşmayı hazırlayanların (Roma Antlaşması)  parasal politikalarda, sınırlı bir diyalogun ötesinde bir yaklaşıma yer vermemelerine neden olmuştur. [3]3] 

Sistemin zayıf yönlerine ilişkin ilk sinyaller 1950’lerin sonunda ortaya çıkmaya başlamıştır. 1968-1969 yıllarında piyasalarda ciddi bir türbülans yaşanmıştır.  Fransız Frangı devalue edilirken Alman Markı da değer kazanmıştır. Bu gelişme diğer para birimlerinin istikrarını ve Ortak Tarım Politikası çerçevesinde belirlenen ortak fiyat sistemini tehdit etmeye başlamıştır.[4]4] 

Bu kapsamda, 1969 yılında yayımlanan Barre Raporu önemlidir. Rapor, üye ülkelerin ekonomi politikalarında daha fazla işbirliğini ve daha yakın parasal işbirliğini önermiştir. Öneri, bütünleşme sürecine kesin bir ivme vermiştir.  Aralık 1969’daki Lahey Zirvesinde, üye Devlet liderleri, Ekonomik ve Parasal Birliği Avrupa entegrasyonunun resmi hedefi haline getirmeyi kararlaştırmıştır. O dönemin Luksemburg Başbakanı  Pierre Werner başkanlığında  oluşturulan yüksek düzeydeki bir gruba, Ekonomik ve Parasal Birlik Hedefinin 1980 yılına kadar nasıl gerçekleştirilebileceğine ilişkin bir Rapor hazırlama görevi verilmiştir.  

Werner Grubu nihai raporunu Ekim 1970’de tamamlamıştır. Rapor, tam bir ekonomik ve parasal birliğin, üç aşamalı bir plan dahilinde 10 yıl içinde gerçekleştirilmesini tasarlamıştır.  Nihai hedef, sermayenin dolaşımının liberalleştirilmesi, döviz kurlarının bir daha geri dönülemeyecek biçimde sabitlenmesi ve tek bir paranın   ulusal paraların yerini almasının sağlanması olarak öngörülmüştür. Rapor ayrıca, ekonomi politikalarının koordinasyonunun güçlendirilmesi ve ulusal bütçe politikaları konusunda temel ilkelerin belirlenmesini tavsiye etmiştir.  

Mart 1971’de, Werner Raporunda tavsiye edilen bazı temel hususlarda uzlaşma sağlanamamasına rağmen, üye devletlerin tamamı, Ekonomik ve Parasal Birliğin üç aşamada gerçekleştirilmesini ilke olarak onaylamışlardır. Ulusal paraların dalgalanma marjlarının daraltılmasını içeren  Birinci aşama, sürdürülmesi konusunda herhangi bir bağlayıcılık olmadan, denenmek üzere başlatılmıştır.

Ağustos 1971’de, Bretton Woods sisteminin çöküşü ve ABD Hükümetinin doları dalgalanmaya bırakma kararı, ciddi bir istikrarsızlık dalgası oluşturmuştur. Dolayısıyla, Avrupa paraları arasında belirlenen paritelerin sürdürülmesinde de ciddi sorunlar yaratmıştır. Dolayısıyla, Ekonomik ve Parasal Birlik projesi de aniden duraklama sürecine girmiştir. Mart 1972’de üye devletler, “tüneldeki yılan” kavramını yaratarak parasal bütünleşme girişimlerine taze bir ivme kazandırmışlardır. “Tüneldeki yılan”mekanizması, ulusal paraların ABD doları karşısında dar bir marj içinde (tünel) dalgalanmasını (yılan) öngörmektedir. Görüldüğü gibi, bu sistemde, dalgalanma yılanı, dalgalanma marjı ise tüneli oluşturmaktadır. Ancak, petrol kriziyle birlikte, dolardaki zayıflık ve üye devletlerin ekonomi politikaları arasındaki farklılık nedeniyle, iki yıldan daha kısa bir süre içinde, “yılan” uygulaması üyelerinin çoğunu kaybetmiş ve sonuçta, Almanya, Benelux ülkeleri ve Danimarka’nın yer aldığı bir “Mark” alanına indirgenmiştir.  

1979 yılında, Fransa ve Almanya’nın teşvikiyle, parasal istikrar alanı oluşturma çabaları yenilenmiş ve bir “Avrupa Para Sistemi” kurulmuştur. Sistem, sabit, ancak ayarlanabilir döviz kurları çerçevesine dayandırılmıştır. Birleşik Krallık dışındaki tüm üye devletler, oluşturulan, “döviz kuru mekanizmasına” dahil olmuşlardır.  

Döviz kuru mekanizmasının dayanağını üç ilke oluşturmuştur: Döviz kurları, “Avrupa Hesap Birimi olan ECU” karşısındaki merkezi kurlar üzerine oturtulmuştur. Döviz kurlarındaki dalgalanmanın, ikili kurlarda % 2,25’lik marjı geçmemesi öngörülmüştür. İtalyan lireti için ise % 6’lık bir dalgalanma marjı tanınmıştır.  

ECU, Üye ülke paralarının belirli ağırlıklarla katıldıkları bir “sepet” şeklinde hesaplanmaktaydı. Sepette bütün Topluluk paraları yer almakta, bu para birimlerinin sepetteki ağırlıkları her ülkenin GSMH’sı, Topluluk ticaretindeki payı, dış ticaret dengesi gibi kriterlerin yansıra, kredi mekanizmasının bir aracı olan kısa vadeli parasal destekten yararlanma oranı gibi ekonomik kriterler dikkate alınarak hesaplanmaktaydı. Örneğin, sepette, Alman Markının ağırlığı, 0.6242 iken, Lüksemburg Frangı 0.130, Yunan Drahmisi 1.440 ve İngiliz Sterlini 0.08784 olarak belirlenmişti. 

On yılı aşan uygulama süresinde, Avrupa Para Sistemi döviz kurundaki farklılığı azaltamamıştır.  

1985 yılında İç Pazar Programının kabul edilmesiyle, özellikle döviz kurlarındaki değişiklik ve belirsizliğe bağlı olarak oluşan, alış verişlerdeki nisbi olarak yüksek maliyet, Parasal Birlik sağlanmadan iç pazarın sunduğu potansiyelden tümüyle yararlanılamayacağını giderek bariz şekilde ortaya koymuştur. Bunun ötesinde, bir çok ekonomist, sermayenin serbest dolaşımı, döviz kurunda istikrar ve bağımsız parasal politikaların uzun dönemde uyumlu olmadığı görüşünü ileri sürmüştür.  

1988 yılı Haziran ayında, Hannover Avrupa Zirvesi, ekonomik ve parasal birlik konusunu incelemek üzere, Avrupa Komisyonu Başkanı Jacques Delors başkanlığında bir komite oluşturmuştur. Komitenin 1989 yılı Nisan ayında sunduğu raporda, ekonomik ve parasal birliğin üç aşamada tamamlanması önerilmiştir. Rapor, “ekonomik politikalarda daha fazla koordinasyon, ulusal bütçe açıklarının büyüklüğü ve finansmanı ve Birliğin para politikasından sorumlu yeni ve tamamen bağımsız bir kurum”dan oluşan üç ihtiyacı vurgulamıştır.  

Delors Raporu temelinde, 1989 Haziranındaki Madrid Zirvesinde, Ekonomik ve Parasal Birliğin ilk aşamasının başlatılması kararlaştırılmıştır. Birinci aşama, 1 Temmuz 1990 tarihine kadar sekiz üye devlette sermayenin dolaşımının tümüyle serbestleştirilmesini öngörmüştür.  

Aralık 1989 Strazburg Zirvesinde, ekonomik ve parasal birlik için Antlaşmada yapılması gereken değişiklikleri belirlemek üzere bir hükümetler-arası konferansın başlatılması kararlaştırılmıştır. Aralık 1990 Roma Zirvesinde açıklanan Hükümetler arası Konferansın çalışmaları, Aralık 1991 Maastricht Zirvesinde benimsenerek 7 Şubat 1992 tarihinde imzalanan Avrupa Birliği Antlaşmasını ortaya çıkarmıştır.

Antlaşma, EBP’nin, somut bir takvim dahilinde, birbirini takip eden üç aşamada, yüzyılın sonunda tamamlanmasını öngörmüştür. Buna göre;  

·         İlk aşama Temmuz 1990’da başlamıştır. Konsey, ekonomik ve parasal yakınlaşma konusunda sağlanan başarıyı değerlendirirken, üye devletler de Antlaşmada yer alan belli yasaklamalara uyum sağlamak üzere gerekli düzenlemeleri gerçekleştirmek yükümlülüğü altına girmiştir. Burada sözü edilen yasaklamalar, sermayenin dolaşımının engellenmesinin yasaklanması; ulusal merkez bankalarının kamu mercilerine ve kamu işletmelerine, overdarft ( bankadaki hesap mevcudundan fazla çekme) uygulamalarının yasaklanması; kamu işletmelerinin mali kurumlardan ayrıcalıklı şekilde yararlanmasına ilişkin düzenlemelerin yasaklanmasından oluşmaktadır.  

12 Mart 1990 tarih ve 90/141/EEC numaralı Konsey Kararıyla, ekonomik ve parasal birliğin ilk aşamasında ekonomi politikalarının ve performansların aşamalı olarak yakınlaştırılmasının sağlanmasına ilişkin kurallar ortaya konmuştur.

·         İkinci aşamaya geçiş konusunda resmi bir karar alınmamıştır. Ancak, ikinci aşamaya 1 Ocak 1994 tarihinde geçilmiştir. Üye devletler, ekonomi politikalarının yakınlaştırılması konusunda önemli gelişme sağlamak durumundaydı. Kamu finansmanı konusunda, somut fakat bağlayıcı olmayan kurallar kabul edilmiştir; kamu maliyesi konusunda yeni bir izleme mekanizması getirilmiştir ve bu izleme sistemi Komisyon tarafından yürütülmüştür. Parasal politikaların koordinasyonu Avrupa Para Enstitüsünün kurulmasıyla kurumsallaştırılmıştır. Enstitünün görevi, ulusal merkez bankaları arasında koordinasyonun güçlendirilmesi ve tek bir paranın piyasalara tanıtılması süreci için gerekli hazırlıkların gerçekleştirilmesi olarak kararlaştırılmıştır.

·         Ekonomik ve Parasal Birliği işaret ettiği için, üçüncü aşamaya geçiş, Antlaşma ile ortaya konan objektif kriterlere dayalı bir dizi üst düzey ve sürekli nitelikli yakınlaşma düzenlemelerinin başarılmasını gerektirmektedir. Bütçe kuralları, bağlayıcı olup, bu kurallara uymayan üye devletler için yaptırımlar söz konusudur. Bu aşamada, tek bir parasal politika söz konusu olup, parasal politikalar, ulusal merkez bankaları ile Avrupa Merkez Bankasının oluşturduğu Avrupa Merkez Bankaları Sistemine (ESCB) bırakılmıştır. ESCB, Avrupa Para Enstitüsünün yerini almıştır. 

Ekonomik ve Parasal Birliğin Son Aşamasına Geçiş Kriterleri/Maastrict    Kriterleri 

1.      Toplulukta en düşük enflasyona sahip (en iyi performans gösteren) üç ülkenin yıllık enflasyon oranları ile ilgili üye ülkenin enflasyon oranı arasındaki fark 1.5 puanı geçmemelidir. 

2.      Üye ülke devlet borçlarının GSYİH’sına oranı %60’ı geçmemelidir. 

3.      Üye ülke bütçe açığının GSYİH’sına oranı %3’ü geçmemelidir. 

4.      Herhangi bir üye ülkede uygulanan uzun vadeli faiz oranları 12 aylık dönem itibariyle, fiyat istikrarı alanında en iyi performans gösteren 3 ülkenin faiz oranını 2 puandan fazla aşamayacaktır. 

5.      Son 2 yıl itibariyle üye ülke parasının diğer bir üye ülke parası karşısında devalüe edilmiş olmamalıdır.  

 Maastricht Antlaşmasının onaylanması sürecinde, Danimarka’da Haziran 1992’de gerçekleştirilen ilk referandumdan çıkan olumsuz sonuç ve yine, Eylül 1992’de Fransa’daki referandum öncesinde oluşan belirsizlik, para piyasalarında ciddi bir türbulansa neden olmuştur. Bu süreçte, İngiltere ve İtalya, ulusal paralarını Avrupa Döviz Kuru Mekanizmasından çıkarmıştır. 1993 yılı yazında Fransız Frangı da, güçlü bir baskı altına girmiştir. Bütün bu gelişmeler sonucu, 2 Ağustos 1993’de, Döviz Kuru Mekanizmasında öngörülen dalgalanma marjı %15’e genişletilmiştir. Bu gelişme, Ekonomik ve Parasal Birliğin geleceğine ilişkin şüpheleri bir kez daha, ekonomik ve mali piyasalar ile kamu oyunun gündemine getirmiştir. Zira, bu çevreler, zaten işsizlik oranındaki artış ve ekonomik durgunluk konusunda oldukça hassas durumdaydı.

 Maastricht Antlaşmasının 1 Kasım 1993 tarihinde yürürlüğe girmesiyle, üye devletler Ekonomik ve Parasal Birliğin gerçekleştirilmesi konusundaki kararlılıklarını bir kez daha teyit etmişlerdir. Bu tarihte, Danimarka ve Birleşik Krallık Ekonomik ve Parasal Birliğin dışında kalma hakkı (opt-out) almışlardır.

 Sürecin ilk aşaması, sermayenin dolaşımının serbestleştirilmesiyle başlamış olmakla birlikte, 1 Kasım 1993 tarihinde Avrupa Birliği Antlaşmasının yürürlüğe girmesi, Ekonomik ve Parasal Birlik hazırlıklarında asıl başlama noktasını oluşturmuştur.

Antlaşma doğrultusunda, ikinci aşama 1 Ocak 1994 tarihinde, özellikle, Avrupa Para Enstitüsünün oluşturulmasıyla başlamıştır. Enstitü Münich’de yer almaktadır. Enstitünün iki görevi vardır:

 ·         Ulusal merkez bankaları arasında işbirliğinin güçlendirmek ve üye devletlerin ulusal para politikalarının koordine etmek ( bu aşama süresince, para politikası üye devletlerin yetkisinde bırakılmıştır), 

·      Üçüncü aşamadan itibaren, tek bir para politikasını yürütecek ve tek bir paranın piyasalara sunulmasını gerçekleştirecek olan Avrupa Merkez Bankaları Sisteminin kurulması için gerekli hazırlık çalışmalarını yürütmek,

 İkinci aşama süresince, üye devletler, mevzuatlarının Antlaşma ve Avrupa Merkez Bankaları Sisteminin Statüsü ile uyumlu hale getirilmesini sağlamalıdır. Bu aşamada, ulusal merkez bankaların bağımsızlığına özel önem verilmelidir. Ayrıca, üçüncü aşamaya geçiş, Antlaşmada yer alan dört uyum kriterinin gereklerini yerine getirmekle doğrudan bağlantılı olduğu için, ekonomilerinin yakınlaştırılması yönünde ciddi başarı sağlanmalıdır.

1995 yılında yaşanan kargaşa, büyük ölçüde ABD dolarının değerinden kaynaklanmıştır. Ancak, bu gelişme Ekonomik ve Parasal Birliğin gerçekleştirilmesi yönünde siyasi kararlıklarının güçlenmesine neden olmuştur.  Bu kararlılık 15 – 16 Aralık 1995 Madrid Zirvesinde kendini göstermiş ve bu Zirvede, Üye Ülkeler Devlet ve Hükümet başkanları, Antlaşmada yer alan takvime uygun olarak, 1 Ocak 1999 tarihinde üçüncü aşamaya geçişi teyit emişlerdir. Komisyon tarafından hazırlanan Mavi Kitap temel alınarak, 15 Üye Devlet Başkanı, Euro olarak isimlendirilen tek paranın piyasaya sürülmesine ilişkin takvim ve senaryoyu ayrıntılı olarak açıklamışlardır.  

MAASTRICHT ANTLAŞMASININ ÖNGÖRDÜĞÜ EKONOMİK YAKINLAŞMA

KRİTERLERİNE İLİŞKİN ÜYE ÜLKELERİN 1996 YILI DURUMLARI 

 

AB’nin tüm  kurumlarınca gerçekleştirilen yoğun çalışma sonucu, 13-14 Aralık 1996 Dublin Zirvesinde, üye ülke Devlet ve Hükümet Başkanları, tek bir paranın piyasaya sürülmesi konusundaki tüm gereklerin yerine getirilmesi konusunda siyasi bir uzlaşma olduğuna işaret etmiştir. Bu çerçevede aşağıdaki konular açıklığa kavuşturulmuştur:

 ·         Euro’nun kullanımının yasal çerçevesi, 

·         Katı bütçe disiplininin sağlanması açısından İstikrar ve Büyüme Paktı, 

·         Euro bölgesine katılmayan üye devletler için yeni Döviz Kuru Mekanizmasının yapısı.

Avrupa Para Enstitüsü aynı zamanda, 1 Ocak 2002 tarihinden itibaren dolaşıma sunulacak Euro banknotların dizaynını da gerçekleştirmiştir.  

1996 ve 1997 süresince ekonomide yaşanan iyileşme, faiz ve enflasyon oranlarındaki beklenmedik düşük düzeyler ve istikrarlı döviz kuru( Fin markka’sı Ekim 1996’da Avrupa Döviz Kuru Mekanizmasına dahil olmuştur ve İtalyan lireti de Kasım ayında tekrar Döviz Kuru Mekanizmasına dönmüştür), kamu maliyesinde genel bir iyileşmeye olanak sağlamıştır ve üye devletlerin çoğunun 1999 yılında Euro’ya geçişlerini kolaylaştırmıştır.  

Üçüncü aşamaya geçiş için gerekeli hazırlık çalışmasının çoğu 1997 yılında tamamlanmıştır. Dublin’de siyasi uzlaşma sağlanan düzenlemeler, 16-17 Haziran 1997 Amsterdam Zirvesini müteakip kabul edilmiştir. Aynı Zirvede, üye ülke hükümet başkanları “ Yeni Döviz Kuru Mekanizması üzerine İstikrar ve Büyüme Paktı”nı da kabul etmiştir. 12-13 Aralık 1997 tarihli Luksemburg Zirvesi de bu yasal çatıyı, Ekonomik ve Parasal Birliğin  üçüncü aşaması süresince daha sıkı ekonomik işbirliği prosedür ve ilkelerini açıklamıştır.  

Euro’nun piyasalara sunulmasına yönelik teknik detaylar ve uygulamaya ilişkin konularda, Komisyon değişik uzmanlar grupları oluşturarak ciddi mesafe katetmiştir.  

1,2 ve 3 Mayıs 1998 tarihleri, Ekonomik ve Parasal Birlik yolunda tarihi bir önem taşımaktadır. Avrupa Birliği Ekonomi ve Maliye Bakanları Konseyi tarafından kabul edilen bir tavsiye kararına dayanarak ve Avrupa Parlamentosuyla istişare sonucu, üye ülkeler Devlet ve Hükümet Başkanları düzeyindeki bir toplantıda, 1 Ocak  1999 tarihi itibariyle 11 ülkenin gerekli kriterleri sağladığına karar vermiştir. Bu ülkeler: Belçika, Almanya, İspanya, Fransa, İrlanda, İtalya, Luksemburg, Hollanda, Avusturya, Portekiz ve Finlandiya. Bu aşamada Yunanistan gerekli kriterleri yerine getiremediği için, İngiltere, İsveç ve Danimarka ise dışarıda kalma haklarını kullanarak sistem dışında kalmışlardır.  

  Ayrıca, 3 Mayıs’taki  söz konusu toplantıda aşağıdaki hususlar kabul edilmiştir:  

·         1 Ocak 1999 tarihinde ulusal paraların Euro’ya dönüşümünde kullanılmak üzere, bir daha değişmemek kaydıyla sabitlenmesine ilişkin bir bildiri kabul edilmiştir.

 ·         Euro cinsinden madeni paraların teknik özelliklerinin belirlenmesine ilişkin bir Tüzük, 

·         1 Ocak 1999 tarihinden itibaren katılımcı ülkelerin paralarının yerini alacak  Euro’ya ilişkin kuralları ortaya koyan bir Tüzük. 

Bu toplantıda Üye Ülkeler Devlet ve Hükümet Başkanları ayrıca, Avrupa Merkez Bankası Başkanlığı, Başkan yardımcıları ve Yönetim Kurulu için önerilecek isimler konusunda da siyasi uzlaşmaya varmışlardır. 26 Mayıs 1998 tarihinde, Avrupa Merkez Bankası Başkanlığına Wim Duisenberg, Başkan yardımcılığına da Cristian Noyer’in atanması teyit edilmiştir. Ayrıca, bu tarihte Bankanın yönetim kurulu üyelerinin (4 üye) atanması da teyit edilmiştir.  

Dolayısıyla Avrupa Merkez Bankası 1 Haziran 1998’de kurulmuştur. –Banka, daha önce oluşturulan Avrupa Para Enstitüsünün yerin almıştır. Bankanın Merkezi Frankfurt’dadır. 1 Ocak 1999 tarihi itibariyle Banka çalışmalarına başlamıştır.  

1 Ocak 1999 tarihinden itibaren Euro, kaydi para olarak kullanılmaya başlanmıştır. Bu tarihte, üye ülkelerden Yunanistan gerekli kriterleri yerine getiremediği için Euro dışında kalmış, gerekli kriterleri yerine getirmesini müteakip, Yunanistan 2000 yılı Haziran ayından itibaren Euro’ya dahil olmuştur. 

Para Politikası: Avrupa Merkez Bankası’nın rolü

 Avrupa Merkez Bankası (AMB) AB’nin en yeni kurumlarından biri olup, EPB’nin merkez direği konumundadır. Ana sorumluluğu fiyatların mümkün olduğunca az artmasını sağlamak ki bu da fiyat istikrarın idamesidir ve para politikasını sürdürmektir. AMB resmen 1 Haziran 1998 tarihinde kurulmuştur ve katılımcı ülkelerin para birimlerinin euro'ya karşı geri döndürülemez biçimde tespit edildiği 1 Ocak 1999 tarihinden bu yana faaliyetlerini sürdürmektedir. Banka, merkezi Frankfurt'da bulunan, 1994 yılında, üçüncü aşamada tek para biriminin gerçekleştirilmesi için gerekli zemini hazırlamak üzere kurulmuş Avrupa Para Enstitüsü’nün (APE) yerine geçmiştir.

 Avrupa Merkez Bankası (AMB) ile Avrupa Para Enstitüsünün (APE) arasındaki farklar

APE, faaliyetlerinin büyük kısmının AMB'nin çalışmalarına hazırlık yapılmasıyla ilgili olması nedeniyle AMB'nin ve Avrupa Merkez Bankaları Sisteminin (AMBS) habercisi şeklinde kabul edilir. APE aynı zamanda merkez bankası ve para politikası işbirliğinin güçlendirilmesi amacını da gütmüştür. AMB'nin tersine APE'ye ne ulusal mercilerin kontrolünde olan para politikasının yürütülmesi ne de döviz kuru müdahale sorumluluğu verilmiştir. AMB'nin tam anlamıyla güvenilir olması için, milli hükümetler ve diğer Topluluk kuruluşları nezdinde yüksek derecede bağımsız statüye sahip olması gerekmektedir. Bu da pratikte ne AMB'nin ne de ulusal merkez bankalarının dışarıdan talimat alabileceği anlamına gelmektedir. Bu bağımsızlık, örneğin, karar kuruluşlarının (İcra Komitesi, İdare Konseyi, ve Genel Konsey) üyelerinin bagımsızlığı garanti altına alınarak sağlanmıştır. AB Antlaşması AMB'nin günlük yönetiminden ve para politikasının uygulanmasından sorumlu olan AMB İcra Komitesinin görev süresini tekrar seçilmeme koşulu ile azami 8 yılla sınırlamıştır. Ayrıca, bu kuruluşlara tayin edilen bütün üyelerin para veya bankacılık konularında tanınmış statüde ve mesleki deneyime sahip kişiler olması gerekmektedir. Topluluk mevzuatına ilaveten, merkez bankalarının ulusal merciler karşısındaki bağımsızlıklarının garanti edilmesi bakımından, ulusal mevzuat hükümlerinin de kabul edilmiş olması gerekir. Yeni AB para enstitüsünün aynı zamanda faaliyetlerinin demokratik olarak hesabını verebilir olması da gerekmektedir. Bu kurumun demokratik meşruluğu; hem kurumun kuruluşunun Antlaşma'da hükme bağlanmış olmasından (ulusal meclislerin onayına sunulan antlaşma) hem de, Avrupa Parlamentosu’yla istişarede bulunduktan sonra Avrupa Konseyi tarafından belirlenen başkan ve yönetim kurulu üyelerinin atanma yönteminden kaynaklanmaktadır. AMB düzenli aralıklarla Avrupa Konseyine ve Avrupa Parlamentosu’na faaliyetleri hakkında bilgi verecektir. Parlamento aynı zamanda AMB'nin İcra Komitesi üyelerini davet ederek para politikası hakkında açıklama yapmalarını da isteyebilir. AMB'nin euro alanında ortaya çıkmasıyla birlikte, ulusal merkez bankaları ortadan kalkmamıştır. Tersine, bunlar AMB'nin ayrılmaz parçası olmuşlardır: Başkanları AMB'nin üst karar mercii olan para politikasını tanımlayan İdare Konseyinin üyesidirler. Ulusal merkez bankaları AMB'nin talimatlarına ve tavsiyelerine uygun olarak hareket etmekle birlikte, kendi yetkilerini muhafaza ederler ve kendi alanlarında faaliyetlerini sürdürmeye devam ederler: kredi dağıtılması, kaynakların tahsil edilmesi, ödeme sistemlerinin yönetilmesi, vb.

Avrupa Merkez Bankaları Sisteminin görevleri nelerdir?

 AB'nin tek para politikasını tanımlamak ve uygulamak.Döviz işlemlerini Bakanlar Kurulunun vereceği talimatlara göre yürütmek. Euro alanına dahil olan Üye Ülkelerin resmi döviz rezervlerini tutmak ve yönetmek. Ayrıca, ulusal merkez bankaları, birlikte, AMB'nin yanı sıra, 1 Ocak 1999 tarihinden itibaren çalışmaya başlayan Avrupa Merkez Bankaları Sistemini (AMBS) de oluşturmuşlardır.

EPB ve AB'YE ADAY ÜLKELER ve TÜRKİYE 

Genişleme süreci içerisinde, Türkiye ve diğer aday Ülkeler mevzuatlarını AB'yi oluşturan bütün yasal belgeler, politikalar, yasal çerçeveler ve kurumsal yapılardan oluşan ve "acquis communautaire" olarak adlandırılan mevzuatla uyumlu hale getirmek zorundadırlar. Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankasınca, özellikle ticari bankalar başta olmak üzere mali kesimde koordinasyonun saglanması, bilgi alışverişinde bulunulması ve sektörün konu ile ilgili gereksinimlerinin saptanması amacıyla koordinasyonu ve sekretaryası Dış İlişkiler Genel Müdürlüğü, Avrupa Birliği ile İlişkiler Müdürlüğünde olan "Euro Projesi" başlatılmış ve bu çerçevede mevzuata ilişkin çeşitli düzenlemeler gerçekleştirilmiştir. (Euro'nun Konvertibl Dövizler Listesine alınması, Zorunlu Döviz ve Efektif Devirleri ve Satışları, Mevduat munzam karşılıkları, Umumi disponibilite, Döviz pozisyonu oranı, Kredi Mektuplu döviz tevdiat ve süper döviz hesaplarına ilişkin düzenlemelere ilişkin düzenlemeler gibi..) Aday ülkeler, EPB'ye katılmak isterlerse, mevzuatlarını EPB “acquis communautaire” mevzuatına uydurmak zorunda kalacaklardır. Bu Ülkeler ekonomik birliğe katılacaklar, böylece, ekonomik politikaların koordinasyon prosedürlerine (ulusal dönüşüm programları, çok taraflı gözetim, aşırı bütçe açığı prosedürü, vb.) dahil olacaklardır. Bu Ülkelerin Istikrar ve Büyüme Paktına sadık kalmaları, kamu açıklarının kapatılması için doğrudan merkez bankası kaynaklarını kullanmaktan vazgeçmeleri ve kamu kuruluşlarının mali imkanlardan imtiyazlı biçimde faydalanmalarına son vermeleri gerekecektir. Ayrıca sermaye hareketlerinin serbestleştirilmesi işlemlerini de tamamlamış olmaları gerekecektir. Aday ülkeler kur politikalarını euro alanı ile birlikte ele almak zorundadırlar. Özellikle, döviz kurundaki, Tek Pazarın işleyişini tehlikeye sokabilecek aşırı dalgalanmalardan kaçınmak zorunda olacaklardır. Her halükarda, üye ülkelerin doğrudan euro'ya katılmaları beklenmemektedir. EPB AB'ye girişten farklıdır ve AB Antlaşmasında EPB'ye girmeden önce bir geçiş dönemi öngörülmüştür. Bir önce yaşanan yeni üyelerle genişleme deneyimi bir uyarlama döneminin olması gerektiğini göstermiştir. Bu deneyim döviz kuru istikrarının başarılması için öncelikle bütçe konsolidasyonunun, mali serbestliğin ve sermaye hesabının dönüştürülebilirliğinin sağlanmış olmasının bir zorunluluk olduğunu göstermiştir. AB Antlaşması parasal birliğe önceden ve sonradan katılanlar arasında bir ayrım gözetmemektedir. Bu da birleşme kriterlerinin sonradan giren üyelere aynen ilk giren üyelere uygulandığı biçimiyle uygulanacağı anlamına gelmektedir. Bu nedenle, birleşme kriterleri aday ülkelerce istikraray önlendirilmiş makroekonomik politikalar için orta vadeli başvuru noktaları olarak görülmelidir. AB'ye ve EPB'ye katılmak için çaba sarf etmesi gerekenler sadece aday ülkeler değildir. Üye Ülkeler de birleşme çabalarını daha da sıklaştırmak ve Avrupa'nın sağlıklı ve sürdürülebilir biçimde büyümesini gerçekleştirmek için yapısal reformları üstlenmeye devam etmek zorunda olacaktır. Birliğin bütün vatandaşlarının ortak mülkü olan euro'nun refahı güvence altına alması ve istihdamı teşvik etmesi sadece bu ortak sorumluluğun uygulanmasıyla gerçekleştirilebilir.

TEK PARAYA GEÇİŞİN TÜRKİYE’NİN DIŞ TİCARETİ VE REEL SEKTÖR ÜZERİNDEKİ OLASI ETKİLERİ

        1 Ocak 1999 tarihinden itibaren Avrupa Para Birliği’nin (APB) geçişin son aşaması başlamıştır. Bu tarihten itibaren mali ve ekonomik açıdan birbirinden farklılık gösteren 11 Avrupa Birliği (AB) üyesi ülke ulusal para politikası uygulamasındaki tüm yetkileri Avrupa Merkez Bankası’na devretmiştir. Ayrıca Parasal Birliğe katılan ülkelerin ulusal para birimleri ile Euro arasındaki kurlar geri dönülemez biçimde sabitlemiş ve ortak para birimi Euro mali piyasalarda kaydi olarak kullanmaya başlamıştır. Sadece bu açıdan Avrupa Para Birliği, 1946 yılında uygulanmaya başlanan ve 1971 yılında esnek kur sisteminin benimsenmesi ile sona eren Bretton Woods Sistemi’nden bu yana uluslararası para sisteminde yaşanan en önemli gelişmedir.

        Tek paraya geçiş, Parasal Birliğe katılan ülkelerin iktisadi politika rejimlerinde köklü bir değişiklik anlamına gelmektedir. Parasal Birlik alanında uygulanacak politikalar, Birliği oluşturan ülkelerin büyüklükleri, global ekonomiye yüksek entegrasyon dereceleri ile dünya üretimi ve uluslararası ticarette paylarının yüksek olması nedeniyle dünya ekonomisini önemli ölçüde etkileyecektir.

        Euro Alanını teşkil eden ülkelerin dünya ekonomisindeki payına bakıldığında, 1997 yılında Dünya toplam GSYİH’sının yüzde 18’nin Euro Alanı ülkeleri, diğer yüzde 18’nin ABD ve yüzde 11’nin Japonya tarafından üretildiği görülmektedir. Bu açıdan bakıldığında Euro Alanı, halihazırda ABD ile birlikte dünyadaki en önemli iki ekonomik güçten birisi durumundadır. Buna benzer bir durum dış ticaret açısından da söz konusudur. 1997 yılında dünya toplam ihracatının yüzde 20’si Euro Alanı ülkeleri, yüzde 16’sı ABD ve yüzde 10’nu Japonya tarafından gerçekleştirilmiştir.

       Türkiye’nin Avrupa Birliği ile Gümrük Birliği gerçekleştirmiş olması ve Avrupa Para Birliği ülkeleri ile yakın ekonomik ticari ve mali ilişkileri gözönüne alındığında, APB’nin Türkiye ekonomisi üzerinde yaratacağı etkilerin önemli düzeyde olacağı düşünülmektedir. Tek paraya geçişle birlikte, Türkiye’nin dış ticaretinin bir çok açıdan etkilenmesi söz konusudur.

        Euro Alanına dahil ülkelerden para ve maliye politikalarına daha sıkı bir disipilin gelmesi sonucunda faiz oranları üzerindeki yüksek risk priminin düşeceği beklentileri hakimdir. Baldwin, risk priminde yaşanacak yüzde 0.5’lik bir düşüşün uzun dönem AB toplam GSYİH’sında yüzde 5-10 arasında bir artışa yol açacağı vurgulamaktadır. Bu durumun sonucunda ortaya çıkacak gelir etkisi, rekabet gücünü muhafaza edebilen ve pazara yakın olabilen Türk firmalarının mevcut pazar paylarını artırabilmelerine olanak sağlayarak Türkiye’de reel sektör üzerinde olumlu etkide bulunabilecektir.

        Gerek para politikasının tek elden Avrupa Merkez Bankası tarafından yürütülecek olması, gerekse “İstikrar ve Büyüme Sözleşmesi” ile üye ülkelerde maliye politikalarının birbiriyle uyumlu bir hal alacak olmasıyla kamu maliyesinde yüksek bir disiplin sağlanacağı beklenmektedir. Söz konusu disiplin, katılımcı ülkelerin asimetrik şoklara olan hassasiyetlerinin azalmasını kolaylaştırıcı bir etkide bulunabilecektir. Euro’nun kulanılmaya başlanması ile birlikte uluslararası platformlarda borçlanma ve yatırımların finansmanı daha büyük önem kazanacak ve katılımcı ülkelerdeki devresel dalgalanmalar daha da yakınlaşabilecektir.

        Euro Alanı ülkelerinde devresel hareketlerin farklı safhalarının benzerlik derecesinin, Birlik Dışı ülkelerin reel ekonomilerine dış ticaret ilişkileri ve uluslararası piyasalar vasıtasıyla etkide bulunması kaçınılmazdır. Tek paraya geçiş öncesi farklı ülkelerdeki devresel hareketler normal zamanlarda üçüncü ülkeler üzerinde ortaya çıkabilecek bir şokun şiddetini hafifletici yönde etkide bulunabilecekken, Euro Alanı’nda ortaya çıkabilecek refah veya durgunluk hali üçüncü ülkeler açısından tek para öncesine nazaran daha bozucu bir şoka neden olabilecektir. Ortaya çıkabilecek şokun boyutu tabii olarak üçüncü ülkelerin Euro Alanı ülkelerine ticari ve mali açıdan bağımlılık derecesine bağlıdır. Türkiye, Euro Alanı ülkeleri ile dış ticaretin ve mali ilişkilerinin yoğun olması nedeniyle, Euro Alanı’ndaki devresel hareketlerden mevcut duruma nazaran daha fazla etkilenme ihtimali ile karşı karşıyadır. Bu nedenle Türkiye’nin dış ticaretinin ve buna bağlı olarak reel sektörün Euro Alanı’ndaki konjonktürel hareketlerden etkilenme olasılığı oldukça yüksektir.

        Her ne kadar Euro gerek uluslarası sermaye hareketleri, gerekse petrol fiyatlarının hızlı yükselişi nedeni ile enflasyonist baskıların ortaya çıkması sonucunda Dolar karşısında bir istikrara kavuşamamış olsa da Parasal Birliğin kurulmasındaki temel amaçlardan birinin fiyat istikrarının sağlanması ve kısa vadede Birlik içi ticaretin artırılması olduğu gözardı edilmemelidir. Euro’ya katılan ülkeler arasında kur riskinin ve uluslararası işlemlerde birden fazla para biriminin kullanılmasının yarattığı maliyetin Euro’nun somut olarak günlük hayata girmesi ile tümüyle ortadan kalkacak olması, ortak pazarın daha etkin çalışmasını sağlayacak ve mal ve hizmet sektörlerinin rekabet gücünün artmasına katkıda bulunacaktır.

        Tek para birimi sonucunda Birlik içerisinde daha dinamik ve rekabetçi bir pazarın ortaya çıkacak olması, orta vadede Türk firmaları, kendi pazar paylarını koruyabilmek ve hatta ihracatlarını arttırabilmek için Avrupalı firmalar ile ortaklık kurmak veya birleşmek durumunda kalacaklardır. Bir başka deyişle Euro’nun dolaylı olarak Türk özel sektörünün Avrupa özel sektörü ile entegrasyonu sağlanmış olacaktır. Kuvvetli bir Euro alanının yanında yer alacak olan Türkiye’nin gerek uluslararası ticaret, gerek uluslararası sermaye hareketleri, gerek dış borçlanma gerekse ekonomisini uzun vadede Avrupa Birliği normlarına uyumlu hale getirmesi konularında daha başarılı olacağı açıktır.

        Türkiye ve AB üyesi ülkeler arasındaki ticaret gözönüne alındığında dış ticaret açısından Euro’nun ABD Doları, Japon Yeni ve TL gibi para birimleri karşısındaki seyrine bağlı olacaktır. Euro’nun piyasalarda değer kazanması durumunda, APB ülkeleri ile ticarette ihracat gelirleri artarken, ithalat giderleri azalacaktır. Diğer taraftan gelir ve gider üzerindeki net etkiyi hesaplayabilmek için Türkiye’nin dış ticaret işlemlerinde kullandığı Dolar ve Yen gibi diğer para birimlerinin Euro karşısında değer yitirmesinin ortaya çıkaracağı durumu da gözönüne almak gereklidir.

        Diğer taraftan, Euro Alanı’na dahil ülkelerde para ve maliye politikalarına daha sıkı bir disiplin gelmesi sonucunda faiz oranları üzerindeki risk priminin düşeceği beklentileri hakimdir. Risk priminde meydana gelecek düşüşün yatırımlar, büyüme ve refah düzeyi üzerindeki pozitif bir etkide bulunması beklenebilir. Bu durum Türk mallarına Euro Alanı’nda ortaya çıkacak talep artışını karşılamak için yeni olanaklar sunarken, yeni yatırım alternatiflerini de beraberinde getirmektedir. Bu nedenle, Türk firmalarının hedeflerini yeniden gözden geçirmesi, yeni pazarlama ve satış stratejileri uygulamaları rekabet güçlerini artıracaktır.

        Avrupa Para Birliği’ne geçişle birlikte üye ülkelerin enflasyon ve faiz oranlarında ortaya çıkacak düşüşün yatırım ve tüketim harcamaları üzerinde olumlu bir etki yapması, Türk firmalarına artacak talebi karşılamak için yeni olanaklar sunmaktadır. Bu aşamada sektörlerin rekabet güçlerini arttırılması için sektörel bazda reformların ve düzenlemelerin yapılması gerekecektir. Ayrıca, bu bağlamda teşvik sisteminin yeniden gözden geçirilmesi gerekebilecektir. Bilindiği üzere Euro Alanı ülkelerinde üretimde etkinlik artışı olacağı, faktör verimliliğinin artacağı, birçok firmanın sektörel bazda uzmanlaşmaya gideceği kanısı hakimdir. Ayrıca, Avrupa’lı şirket birleşmelerinin hız kazanacağı, bunun neticesinde Avrupa’lı şirketlerin rekabet güçlerinin daha artacağı beklenmektedir. Dolayısıyla Türk firmalarının Euro Alanı’nda ortaya çıkabilecek üretimde ihtisaslaşma olasılığı karşısında belli ürünlerde ihtisaslaşmayı sağlayarak pazarda kendine kalıcı yer bulması gerekecektir.

        Avrupa Birliği ile bütünleşme çabasında olan ve nihai hedefi tam üyelik olan Türkiye, Euro ile birlikte Avrupa’da oluşacak daha istikrarlı bir ekonomik yapı karşısında yapısal sorunlarını çözme ve makroekonomik istikrarı sağlama konularında üzerinde daha yüksek bir baskı hissedecektir. Bu noktada Türkiye’nin alması gereken en önemli tedbir makroekonomik istikrarın sağlanmasıdır. Türkiye’nin en önemli ekonomik sorunları olan yüksek enflasyon ve bütçe açıkları, alınacak yapısal tedbirlerle Maastricht kriterlerine uyum sağlayacak seviyelere indirilmelidir. Ancak bu şartların yerine getirilmesi halinde, Türkiye Euro’nun ortaya çıkaracağı fırsatlardan faydalanma imkanına erişebilecektir

 

KAYNAKÇA

T.C. MERKEZ BANKASI ANKETİ;PARASAL BİRLİĞE GEÇİŞ VE EURO’NUN KULLANILMAYA BAŞLANMASININ FİRMALAR ÜZERİNDEKİ ETKİLERİ; DEĞERLENDİRME SONUÇLARI; İSTATİSTİK GENEL MÜDÜRLÜĞÜ; EKİM 1999.

T.C. MERKEZ BANKASI; AVRUPA PARA BİRLİĞİNE ÜYE ÜLKELERİN PARA BİRİMLERİNİN EURO KARŞISINDAKİ DEĞERLERİ..

Türkiye Bankalar Birliği; Euro Dönüşüm Hazırlıkları, Haziran 2001. 

http://www.europa.eu.int/scadplus/leg/en/1vb/125007.htm 

Başbakanlık Hazine ve Dış Ticaret Müsteşarlığı: Avrupa Topluluğu ve Türkiye, 2. Baskı. 

ULUSLARARASI İKTİSAT ; Prof.Dr.Emin ERTÜRK,İSTANBUL 1996. 

PARA BANKA VE FİNANSAL PİYASALAR ; Prof.Dr.İlker PARASIZ ; 7.Baskı

T.C. BAŞBAKANLIK HAZİNE MÜSTEŞARLIĞI.

                                                                                                                                                Ömer Faruk Sapan